Orhan Kemal’e Saygı
“Heeeeeeeyyyyt! Heppinizi basarım ulaaaann!”
Babam nara atar, annem ağlardı. Hayatın içinden ağlardı. Tam o sıralar Orhan Kemal ’in romana durduğu yıllardı. Nerden bileyim. Çocuktum. Romanya’dan göçmüş babam birinde ya var ya yok, Sirkeci garına indiklerinde. Şehremini’ne yerleşmişler. Ben onbeşimde falan gittim evlerine anca anasının. Anasını severdi. İkinci dedemi dedem gibi belleyemedim doğru, ama o hep birinci babam oldu bana. Hep. Bir fiskesini hatırlamam. Sık sık işyeri değiştirirdi. Bir yerde duramazdı. Asi miydi? Hayır. Gıkını çıkartmazdı, durmazdı da. Çalışmaktan yakındığını da duymadım hiç. Evden bir şekil uzaklaşmıştım, ayrı düşmüştüm. Bence öyle icap ediyordu. Yıllar sonra bi telefon. Babam ölmüş. Cenazesini bizim memlekete gömeceklermiş. Edirne’yi öz yurdu bellemişti. Annanemi sevmişti, üç çocuk bizi sevmişti. Yazları gittiğimizde benim sevmediğim köyümüzü sevmişti. Deri işinde makineciydi babam. Annem ikinci karısıydı. Öncekinden bir çocuğu varmış, arada şöyle bi duymuşluğum vardı. Ben onsekizinde yada ondokuzunda mıydım ne, bir akşam oğlu çıkageldi bizim eve. Babam hiç aramaz sormazdı onu. Anlamazdım, üzerinde durmazdım da ama. Ketum annemin bir kezinde annesi tuvalet bekliyormuş dediğini silik sülük hatırlıyorum onunda, onüçündeyken belki ben. O zamanlar sözcüklerin arkasındaki hayatı kuramaz, sözü söz olarak anladığımdan, ne dediğini tam anlamış olmalıyım. Daha sonra, aklım biraz erince, söz arasında annesinin pavyonlarda çalıştığını söyledi. Ne Uğur, ne annesi -ben hiç görmedim- hayatımıza girmedi. Annesinin öldüğü haberi geldi. Nasıl desem, bilmiyorum, babam da biz üç kardeş ve sanırım Uğur da “ölmüş”ü “bugün sular kesik” ayarında dinledik gibi gelir bana hatırladıkça. Bir tek annem suyun ötesinde bir kesik seziyordu, sesinde bilemediğim bir şeyler taşıyordu. Üniversite ortalarındayken ben, ilk kez babamın erkek kardeşiyle tanıştık. Paris’te göçmen işçi, yaşını başını almış, hacı sakalı bırakmış, çocukları gelmediydi. Babamın emin ellerde olduğunu görmüştü fikrimce. Bi daha da gelmediler. Öldüğünü haber etmiş annem daha sonra. “Gelmek isterdim” demiş galiba. “Nereye...” demiş. “Edirne’ye sakladık dedim” dedi annem. Bunlar yazıya gelmez. Yazılırsa bunlar olmaz.
O zamanlar ben, edebiyata gönül kondurmuştum. Romanlar, şiirler falan yani. Orhan Kemal de okudum, pek beğenmedim açıkçası –“estetiği zayıf”. Şimdi kırkımı aştım, tekrar okuyorum, bizim hayatımız ne, yazımız ne diyerekten... Bir romanında akşam içip mahallesine dönen Mustafa’nın narasına rastladım: “Heeeeeyyyyt Allaaaaah!!!” Durdum, duruldum, coştum. Ben bu sesi tanıyorum. Rahmetli babam işten dönünce, bir iki tek atar eve öyle gelirdi ben altısında, sekizinde, onikisindeyken, sokak çınlardı, annem titrerdi konu komşuya rezil olduk diye. Kimi geceler annem biz üç çocuğunu üzerine salardı sarhoş babamın, divanın üzerinde debelenen içki sersemi babamızın biri kollarını, en büyüğü ayaklarını tutar, altılarında yedilerindeki ben karnına otururdum annemin sözleri uyarınca. Yine de bize el kaldırmazdı hakiki babam. Nur içinde yatsın. Orhan Kemal’in edebi değeri azcıkın sallantılı romanlarından bir sahne cereyan ediyormuş meğersem. Nerden bileyim, alfabeyi daha yeni yeni söküyordum herhal! Sonra biz büyüdük, babam duruldu, küçüldü, sevgim büyüdü. Tabelaların üzerindeki yazıları okuya heceleye Şişhane, Azapkapı yokuşunu tırmanırken, bilet parası vermeyelim diye yürüyelim demiş olmalı annemin ve ses etmemiş babamın ellerinden tutarken ayaklarımı yerden kesip havada yürüyüşlerime hiç sızlanmayan aslan babamı hala hatırlıyorum, unutmam. Kötülükten nasibini almamış babamı hatırladıkça, edebiyat ketum annemdeydi dedim miydi o zamanlar, hiç sanmam. Orhan Kemal’de babamleyin bir iyicillik bulduğum kesin. Çok kezinde olur hani, çaresizliğin ardı sessizlik --ölüm gibi. Edebiyatın ulaşamadığı, fethedemediği tek yer.
Hatırladığım, olup olacağı birkaç sözcük mü? Sanırım. Ve benden arta kalan? Evet.
Şimdi bir hikaye uydurayım diyorum biz üç kardeşe. Biri ağabeyim Mustafa’nın, öbürü ablam Selma’nın başına. –‘Ben’ yokum bu hikayede:
Değil gece yarısı, sabaha karşı günün ilk ışıkları, dökük ahşap evler kalabalığının arkasından oynaştığı vakitlerde bile, yana kaykılmış ceketinin altında gömlek kolları dirseğine kadar sıvalı, briyantinden ışıl ışıl parlayan dağınık saçları, üzerine bastığı yumurta topuk ayakkabılarıyla sokağın alt başındaki tahtaları simsiyah, boyası dökülüp hafiften yana kaykılmış bir kibrit kutusuna benzeyen evin önüne fitil gibi sarhoş geldiğinde elini demir tokmağa daha tam uzatırken kapının vurulmadan açıldığı bir değil on değildi. Kapının kendiliğinden açılmasını yadırgamazdı. Kapıyı açan, daha çocukluğundan başlayarak ona “Mustafam” diye seslenen annesiydi, bu dünyada onu seven, üstüne titreyen tek kişi. Yakışıklı, ekmeğini taştan çıkarmaya aday bu delikanlı mahallesinde, yöresinde dönenen kızlara dönüp bakmazdı. Tenezzül mü etmiyordu, mahalleli kızları kendine denk mi görmüyordu? Hayır! “Cemile!” diyor, gönlünden bir başka söz dökülmüyordu Mustafa’nın. Doğru dürüst bir işi olsaydı... Karısının isteklerini yerine getiremedikten sonra sevda neye yarardı? Bu yüzden kızın üstüne varamıyor, ümit vermiyordu. Askerden döndüğünde, Sular İdaresi’nde odacılık, daha sonra da babasının çalıştığı dikimevinde gece işçiliği bulmuştu bulmasına ya, burun kıvırmıştı. Niye? Kendine bile sormuyordu bunu. Avareliği, serseriliği, üç kağıtçının allahı Çingen Sülo’nun rakıları ısmarlamasını sevmiyordu. Daha ne kadar böyle..? Kaç zamandır Avare’ye çıkmıştı adı. Bir işi olmalıydı. Edirnekapı’daki Arnavut Hıfzı’nınki gibi küçük, temiz bir işkembeci, yada Kofti Recep’in Çemberlitaş’taki gibi kapısında müşterilerin kuyruk olduğu bir köfteci dükkanı, ille de bu. Kendi başına kazanıp kazancını kendi başına arttıracağı bir dükkanı oluverse... Sabah erkenden gelip kepengi besmeleyle açar, sağ ayağıyla içeri girip akşam kaynar bıraktığı ayaklarla işkembe tenceresinin kapağını açar yada çırakla birlikte köfteleri yoğurur, piyazlık fasulyeleri hazırladımıydı başlardı mangır kesmeye. Kağıt beşlikleri, onlukları şöyle, demir liraları böyle dizer... Bak o zaman sen, Cemile’den kaçar mıydı gene? Hem o zaman Cemile Kapalıçarşı’ya beyaz işti, nakıştı yapmayı bırakır, çocuklarını işlerdi.
Babası gibi ne odacı olacak, el kapısını bekleyecek, ne de deri makinesinin başında ter dökecekti Mustafa. Kendi kendine and içip, “ücret ile iş tutacaksam buralardan kırlar, Deniz İşletmeleri’ne kaydımı yaptırırım, olmadı buralardan kimsenin göremeyeceği Alamanyalara göçerim” dedi.
Kat kat kokuların oluşturduğu ağır bir tabakanın arasından geçip her basışta gıcırdayan merdivenleri yalpalaya yalpalaya çıkan oğlundan çok bir şey beklemiyordu o hakgözetir annesi. Orta ikiden terk Mustafa, bir öleni saymazsak, üç çocuğundan en büyüğüydü. Ardında nasıl bir zürriyet taşıdığına kafa yormayan Selma ise Mahmutpaşa trikolarında sabahın köründen akşama kadar çalışmasının karşılığında eline geçen geçimlik paradan binbir fırıldaklar çevirerek kenara kayırdığı kağıt kaymelerle çiğ renkleriyle bas bas bağıran bir eşarp, inci, elmas taklidi küpeler, yüzükler, çanta dolusu birbirinin benzeri romanlar, renkli magazinler satın alır, ne yapar eder arkadaşlarıyla semt sinemasına kapağı atar. Boş vakitlerinde okuduğu acıklı romanlar yada yarı cıbıldak elbiseleriyle fotoğraf veren kadınların doldurduğu magazin sayfalarını okuyarak mahallesini saran viran evlerden, ekmek peşinde koşuşturmaktan başka hiçbir şeye önem vermeyen ruhsuz insanlardan, her allahın günü on saat tıkırdayıp dönen bobinlerin, triko makinelerinin gürültüsünden uzaklaşırdı. Okuduğu romanlarda, gördüğü filmlerdeki hayatı ona veremeyen annesi, babası, yarı işsiz ağabeyi, salya sümük yeğenleriyle bu dökük evden, bozuk parkeli sokaklarıyla bu mahalleden, bu basit, duygusuz, eğri büğrü insanlardan, işyerinin makine şakırtısından, işe gidip dönerken peşine takılan şu yılışık oğlanlardan iğreniyor, nefret ediyordu. Bir başka hayat, yeni bir hayat hayaliyle gözleri buğulanıyor, yaz günleri önlerinden yayan geçerken ağlamaklı olduğu büyük apartmanların arasından, aklında gıcır gıcır bir ‘hususi’, renk renk entarileri, tiril tiril eteklerini kuşanıp serçe ürkekliğiyle seke seke, bir o kadar da içi cıvıl cıvıl geziniyordu.
Daha dün gibi, göğsü iyiden iyiye kabardığı günlerde, üstü açık kamyonla çeyizinin sokak aralarında gezdirildiğini gözlerinde canlandırıyor, işlediği patiska yastık yüzlerinin, saten yorganların, pamuk şiltelerin arasında konu komşuyu gözetmeden el çırparak kızların ortasında oynuyordu kamyonda. Yüreğinin gümbürtüsü gençlerin habire vurduğu davulun sesini bastırıyor, arkada, ayakta davul sesine uyup göbek atan delikanlılar, genç kızlar yoksulluğun şen yüzleriyle ona bir hayat bahşediyorlardı. Pek çok gelinlik kız gibi Selma da yanılıyordu; çeyiz kamyonlarının yoksullukta yeri yoktu. Çeyizini mahalle mahalle gezdirenler varlıklılar, çevre köylerde toprağı olanlar, dükkan sahipleri yada en azından ev tarla sahipleriydi. Bunlar gösterişsiz, sade bir yaşam sürüp zenginlerin yanında yoksul sayılsa da, düğün, dernek denince geleneklerin hakkını verecek kadar paraları, dayanışmaları vardı. Memlekette geçimlik bulamayıp göç eden fukaralar bu yokuşlu, eğri büğrü sokaklarda koca kamyonların yol tutamayacağını öne sürerek bu geleneğe uymazlardı. Selma’nın çeyizi ne kamyona yüklendi, ne de sokaklarda turladı. Cibali Tütün Fabrikası’nda çalışmaya başladığının ilk aylarında hayalini doyuran tığla işlediği danteller, Mahmutpaşa’da yorgancının vitrininde gördüğü sarı satenden, her baklavası üstüne ayrı boncuklar işlenmiş simli yorgan, yapma çiçeklerle süslü cibinlik, ağır işlemeli kapitone yatak örtüsü hiç farkına varmadan birer birer eridi gitti. Hayallerinden bütün bütüne kopacak değildi ya, kendinden üç yaş büyük, işyerinden arkadaşı Nurten’in “Bu paçavraları ne yapacaksın kız? Aklın varsa buzdolabı hayal et!” sözleri aklını kurcaladı. Çocukken semt kasabında gördüğü “etlerimiz buzdolabındadır” yazısını boş gözlerle her okuyuşunda hiçbir şey anlamadığını ta ki Saadet hanım teyzelerin mutfağında baş köşeye kurulan üzerine danteller serili o bembeyaz cüsseyle karşılaşınca kavramıştı. Nurten’in ne dediğini anlıyordu. –Selma, bu satırların içinde dönenmekten, okuyucuların gözleriyle dikizlenmekten rahatsız oldu, romanlarda, magazin dergilerindeki imrendiği kadınların yapmacık gülüşlerinin dudaklarına yapıştığını hissetti. Kendini hikaye sayfasının dışına attı.
ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ocak 2010 Pazartesi
24 Şubat 2008 Pazar
Alçak Gönüllü Bir Öneri: Müdürler ve Patronlar Kérhanesi [İnsancıl, Şubat 2007/02]
Bu türkçe sözü yabani geyik gibi gördüm;
onu yavaşça tuttum, aldatarak, kendime yaklaştırdım.
Okşadım, ısındırdım, çabucak bana gönül verdi;
yine de ara sıra ürküyor, korkuyor.
Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig (6617-8)
Jonathan Swift, hem İngiliz dilini sivrilttiği hem de ulusal ekonomiye bir katkı sağlayacak alçakgönüllü önerilerinden birinde; iyi beslenmiş, sağlıklı bir bebeğin bir yaşına geldiğinde, ister buğulama olarak hazırlansın, ister kızartılsın, ister fırında pişirilsin, isterse haşlansın, çok lezzetli, besleyici, doyurucu bir yemek olacağını, İngiltere krallığının ağzının tadını bilen, servet sahibi tüm beyefendilerinin masalarına eklenecek bu yeni yemek türünün özellikle arazi sahiplerinin zevklerine uygun düşeceğine inanır, “hem zaten bu çocukların ana babalarının çoğunu silip süpüren onlar olduğuna göre çocuklar da herkesten önce onların hakkıdır” der.
Swift’in bu dumanlı satırları kafamda uçuşurken güzelim İstanbul’un bir bahar akşamında “kanımda dolaşan şu türkçe dili” ile Burgaz’a, onun adasına gittim. Bir kayaya oturdum. Kurşun kalemimi yonttum, yonttum. Kalemi yonttukça, kurşunu yontuyordum. Kalemi yonttukça, elimde çıplak bir türkçe göğeriyordu.
Yıllardır görmediğim arkadaşım İlyaz’ın hayalini gördüm. Eski arkadaştık. Bilge Karasu’nun yabancı türkçeyle yazdığı öykülerinin birinde yer alabilecek denli, bir çocukluk arkadaşıydık. Daha o günlerde “hikayemiz olmaz bizim” derdi.
Yıllar sonra... Ben yazar oldum, onun iğrentiyle ağzına aldığı “gazeteci-yazar”lardan; o, ücretli çalışan.
“Bir insan neden müdür olur, bir patron neden patron? Bir insan bir müdüre, bir patrona dönüşebilir ve orada kalabilirdi de, bu o’lar insan olabilir, insanda kalabilir miydi?” dediydi. Öfkeyle kocaman bir hayır deyip “müdürler ve patronlar kerhanesi hayal ediyorum –tarifsiz uzuyor organlarım - - ellerim, bacaklarım, dişlerim, tırnaklarım, yarraklarım, bağırsaklarım...” demişti öz türkçeyle.
“Müdür, beni odasına çağırdı. Sabahtı. Arkasını döndü. Kemerini çözdü, pantolonunu indirdi. Donunu sıyırıp domaldı. Yala, dedi. Yaladım. Şimdi onunkini, dedi. Patronumun götünü de yaladım. Bir daha, dedi. Bir daha yaladım. Marki dö Sad’ın ırzına geçilmiş hizmetçileri gibi elim kolum bağlıydı. İşten atılmaktan, işsiz kalmaktan korkuyordum. Kiradan kurtulmak için bankadan on yıllığına ev kredisi almıştım. Çocuğumuz okula başlamıştı. Karım beş aydır iş arıyordu” dedi. –Hangi türkçeyle?
İlyaz, arkadaşım, “utanıyorum” dedi.
“Üçüncü sayfalık bir suçun eşiğindeyim”, dedi.
“Sen yazarsın. Yazar mısın?” dedi.
Ben hep susuyordum.
Yazar mıydım?:
“Alçak Gönüllü Bir Öneri: Müdürler ve Patronlar Kérhanesi A. Ş.”
onu yavaşça tuttum, aldatarak, kendime yaklaştırdım.
Okşadım, ısındırdım, çabucak bana gönül verdi;
yine de ara sıra ürküyor, korkuyor.
Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig (6617-8)
Jonathan Swift, hem İngiliz dilini sivrilttiği hem de ulusal ekonomiye bir katkı sağlayacak alçakgönüllü önerilerinden birinde; iyi beslenmiş, sağlıklı bir bebeğin bir yaşına geldiğinde, ister buğulama olarak hazırlansın, ister kızartılsın, ister fırında pişirilsin, isterse haşlansın, çok lezzetli, besleyici, doyurucu bir yemek olacağını, İngiltere krallığının ağzının tadını bilen, servet sahibi tüm beyefendilerinin masalarına eklenecek bu yeni yemek türünün özellikle arazi sahiplerinin zevklerine uygun düşeceğine inanır, “hem zaten bu çocukların ana babalarının çoğunu silip süpüren onlar olduğuna göre çocuklar da herkesten önce onların hakkıdır” der.
Swift’in bu dumanlı satırları kafamda uçuşurken güzelim İstanbul’un bir bahar akşamında “kanımda dolaşan şu türkçe dili” ile Burgaz’a, onun adasına gittim. Bir kayaya oturdum. Kurşun kalemimi yonttum, yonttum. Kalemi yonttukça, kurşunu yontuyordum. Kalemi yonttukça, elimde çıplak bir türkçe göğeriyordu.
Yıllardır görmediğim arkadaşım İlyaz’ın hayalini gördüm. Eski arkadaştık. Bilge Karasu’nun yabancı türkçeyle yazdığı öykülerinin birinde yer alabilecek denli, bir çocukluk arkadaşıydık. Daha o günlerde “hikayemiz olmaz bizim” derdi.
Yıllar sonra... Ben yazar oldum, onun iğrentiyle ağzına aldığı “gazeteci-yazar”lardan; o, ücretli çalışan.
“Bir insan neden müdür olur, bir patron neden patron? Bir insan bir müdüre, bir patrona dönüşebilir ve orada kalabilirdi de, bu o’lar insan olabilir, insanda kalabilir miydi?” dediydi. Öfkeyle kocaman bir hayır deyip “müdürler ve patronlar kerhanesi hayal ediyorum –tarifsiz uzuyor organlarım - - ellerim, bacaklarım, dişlerim, tırnaklarım, yarraklarım, bağırsaklarım...” demişti öz türkçeyle.
“Müdür, beni odasına çağırdı. Sabahtı. Arkasını döndü. Kemerini çözdü, pantolonunu indirdi. Donunu sıyırıp domaldı. Yala, dedi. Yaladım. Şimdi onunkini, dedi. Patronumun götünü de yaladım. Bir daha, dedi. Bir daha yaladım. Marki dö Sad’ın ırzına geçilmiş hizmetçileri gibi elim kolum bağlıydı. İşten atılmaktan, işsiz kalmaktan korkuyordum. Kiradan kurtulmak için bankadan on yıllığına ev kredisi almıştım. Çocuğumuz okula başlamıştı. Karım beş aydır iş arıyordu” dedi. –Hangi türkçeyle?
İlyaz, arkadaşım, “utanıyorum” dedi.
“Üçüncü sayfalık bir suçun eşiğindeyim”, dedi.
“Sen yazarsın. Yazar mısın?” dedi.
Ben hep susuyordum.
Yazar mıydım?:
“Alçak Gönüllü Bir Öneri: Müdürler ve Patronlar Kérhanesi A. Ş.”
Erguvanlar Arasında [Kitaplık, Aralık 2007, Sayı 111]
Caanım bir konak ki, sorma. Önünde dizi dizi erguvanlar... baharın bir çiçek açmaya görsünler, bakanın içi erirdi. Bürümcük ile Selma da erguvanların arasına gizlenmiş o Mor Konak’ta eridi, eritildi.
Konak sakinlerine kahvedekiler “Erguvangiller” derdi. Nerden bileyim. Bahçıvandım, erguvanları severdim. Salkım salkım dallarına baktıkça...
Onlar bi başkaydı. Oturuşları, kalkışları, gülmeleri, urbaları, yürüyüşleri, dilleri bile bi başka. İnsana dair ne varsa... Hepsiciği de kibar, nezaketli ve nezahatli idiler. Biz, bahçıvan, aşçı, arabacı, seyis, hizmetli, sütçü, bir de amele olarak yaklaşabilirdik yanlarına anca. O zamanlar işçi nedir ne kim ne de kimse bilmezdik.
Kahvede dilimizin bağı çözülür, devleti halkın, kendilerini de devletin üzerinde hakim-i mutlak gören Paşalara demediğimizi bırakmazdık ya, Paşa has adamdı, sert adamdı. Herkesi, hele hele oğlanları pek sever, herkesi ihsanlara boğardı. Hanedanlığı da, hovardalığı da tüm İstanbul’a nam salmış Paşa’nın konağı haftada hiç değilse bir kere, devrin en mümtaz hanende ve sazendelerinin sesi ve ahengi ile dolup taşan bir “musiki encümeni” idi. Dede’nin en son bestelerini, Rıfat Efendi’nin en yeni güftelerini ilk kez burada dinlerdik.
Nasıl da kıydılar Bürümcük ilen Selma’ya, anlatamam. O gün bugündür içim eziktir, ezilmiştir. Yalnızca onları değil, beni de, önce gözlerimi, sonra da yan odaya kitleyip Bürümcük’ün feryatlarıyla dolan kulaklarımı kıyım kıyım kıydılar. Saatlerce gözüm önüme aktı, aktı... O günden tez kör oldum desem. O günden sonradır ne bağ, bağçe ne de insanoğlu gördüm şu alemde. Gözüme perde indi. Bakar kör oldum. O geceden sonradır, göz bana haram oldu.
Gözüm söze aksın, Bürümcük’ün feryadı dünya aleme duyulsun isterim istemesine de biz okumayı, yazmayı bilemedik evlat. Bürümcük ilen Selma’yı onlar işkence ettiler mücevherleri çaldı diyerekten. Sen bunları belleyesin, yazasın. İki körpecik kızcağızın canına kıydılar hiçbir günahları yokken. Erguvanların arasında, o cenabet paşa mor konakta... Muhtar sustu, savcı sustu, biz sustuk, erguvanlar dahi o bahar sustu. Sen susma emi. Daktilon var, devlet yazısını bilirsin. Şeriat yerini bulsun- - Yaz e mi.
Başka bir daha sözüm yoktur: Çalışanına onca zulüm Cenabı Allah’tan reva mıdır? Bunlar baba katili dahi olurlar. Tek kuruş yatmadan ortalıkta lort lort dolaşırlar.
Sular seller gibi akan o inlemeli, acı yakarışlı sesler akınında; yüreği dağlayan bir şeyler vardı varolmasına ya anaların dilinde yer etmiş bildik, işittik bir tek sözcük erişmedi kulağıma- Nasıl dile akıtayım? Erguvanların kan rengine bulanıp neden yıllar yılı sustuklarını o gece anladım, kendime yordum. Ürktüm --sabaha çıktığımda ömrüm suskunluğa gömülü dilsiz erguvanların yazgısına boğulayazarsa? O çığlıkları sözcüğe taşımaktan korktum, sözcük kuşanmazlarsa ilelebet yoka yazılıp silinmelerinden içim ezildi. Ya peki kime diyeyim? Sabah ezanını dar ettim kah yatakta kah odanın karanlığında döndüm durdum, dolandım durdum onulmaz bir derdin eşiğinde. Anlatsam... Kime anlatırdım? Ne derim, nasıl derim? Tut ki diyebildim, o konakta daha tutulur muydum? Altı karın nasıl doyar, nereye giderdim? Ekmek aslanın ağzında dedim, utandım o gece. Bu yaşımda utanmayı öğrendim. El kapısında kula kulluk ettiğime yazıklandım, yazındım. O gecenin sabahı, ilk kez sabah ezanını kılmadım. İmanımdan kuşkulandım. Dünya mahşer alanına bulanacak deyip torundan, çocuktan soğuyasım geldi. El kapısında emeğimle harama durdum. Emeğim sağdıç emeğine döndü. Sustum. Ağzım kurudu. Kulağım köreldi. Uykularım kaçtı, huzurum kaçtı. Yaşamım kesik kesik kurudu. Tüm bildiklerim eskidi. Bürümcük’len Selma’nın sesi avaz avaz sokağa taşarken, cansuları bedenden ezim ezim çıkarken, şakaklarımdan boşanan teri sile sile ak tülbent ter çanağına kesti gece boyu. Kıstırıldım. Eski çağların envai çeşit mahluklarının korkularını vücudumun her zerresinde hissettikçe, derimin içine büzüldükçe küçüldüm. Dişlerimin birer birer söküldüğünü, tırnaklarımın tel tel kırıldığını ta canevimde hissede hissede eridim, eksildim o gece.
O gece, güzelliği ve inadından gayrı hiç bi arkası olmayan Çerkes kızı Bürümcük ilen Selma’ya kıydılar. Sabahı, dilim kıyıldı. Mücevherler mi? Bulundu.
Dilsizliğimden, türkçemden utandım. Ben sana bunları bunca anlatabildim. Sen yazarken susma, utanma, hiç olmadık sen alçalma, e mi.
Konak sakinlerine kahvedekiler “Erguvangiller” derdi. Nerden bileyim. Bahçıvandım, erguvanları severdim. Salkım salkım dallarına baktıkça...
Onlar bi başkaydı. Oturuşları, kalkışları, gülmeleri, urbaları, yürüyüşleri, dilleri bile bi başka. İnsana dair ne varsa... Hepsiciği de kibar, nezaketli ve nezahatli idiler. Biz, bahçıvan, aşçı, arabacı, seyis, hizmetli, sütçü, bir de amele olarak yaklaşabilirdik yanlarına anca. O zamanlar işçi nedir ne kim ne de kimse bilmezdik.
Kahvede dilimizin bağı çözülür, devleti halkın, kendilerini de devletin üzerinde hakim-i mutlak gören Paşalara demediğimizi bırakmazdık ya, Paşa has adamdı, sert adamdı. Herkesi, hele hele oğlanları pek sever, herkesi ihsanlara boğardı. Hanedanlığı da, hovardalığı da tüm İstanbul’a nam salmış Paşa’nın konağı haftada hiç değilse bir kere, devrin en mümtaz hanende ve sazendelerinin sesi ve ahengi ile dolup taşan bir “musiki encümeni” idi. Dede’nin en son bestelerini, Rıfat Efendi’nin en yeni güftelerini ilk kez burada dinlerdik.
Nasıl da kıydılar Bürümcük ilen Selma’ya, anlatamam. O gün bugündür içim eziktir, ezilmiştir. Yalnızca onları değil, beni de, önce gözlerimi, sonra da yan odaya kitleyip Bürümcük’ün feryatlarıyla dolan kulaklarımı kıyım kıyım kıydılar. Saatlerce gözüm önüme aktı, aktı... O günden tez kör oldum desem. O günden sonradır ne bağ, bağçe ne de insanoğlu gördüm şu alemde. Gözüme perde indi. Bakar kör oldum. O geceden sonradır, göz bana haram oldu.
Gözüm söze aksın, Bürümcük’ün feryadı dünya aleme duyulsun isterim istemesine de biz okumayı, yazmayı bilemedik evlat. Bürümcük ilen Selma’yı onlar işkence ettiler mücevherleri çaldı diyerekten. Sen bunları belleyesin, yazasın. İki körpecik kızcağızın canına kıydılar hiçbir günahları yokken. Erguvanların arasında, o cenabet paşa mor konakta... Muhtar sustu, savcı sustu, biz sustuk, erguvanlar dahi o bahar sustu. Sen susma emi. Daktilon var, devlet yazısını bilirsin. Şeriat yerini bulsun- - Yaz e mi.
Başka bir daha sözüm yoktur: Çalışanına onca zulüm Cenabı Allah’tan reva mıdır? Bunlar baba katili dahi olurlar. Tek kuruş yatmadan ortalıkta lort lort dolaşırlar.
Sular seller gibi akan o inlemeli, acı yakarışlı sesler akınında; yüreği dağlayan bir şeyler vardı varolmasına ya anaların dilinde yer etmiş bildik, işittik bir tek sözcük erişmedi kulağıma- Nasıl dile akıtayım? Erguvanların kan rengine bulanıp neden yıllar yılı sustuklarını o gece anladım, kendime yordum. Ürktüm --sabaha çıktığımda ömrüm suskunluğa gömülü dilsiz erguvanların yazgısına boğulayazarsa? O çığlıkları sözcüğe taşımaktan korktum, sözcük kuşanmazlarsa ilelebet yoka yazılıp silinmelerinden içim ezildi. Ya peki kime diyeyim? Sabah ezanını dar ettim kah yatakta kah odanın karanlığında döndüm durdum, dolandım durdum onulmaz bir derdin eşiğinde. Anlatsam... Kime anlatırdım? Ne derim, nasıl derim? Tut ki diyebildim, o konakta daha tutulur muydum? Altı karın nasıl doyar, nereye giderdim? Ekmek aslanın ağzında dedim, utandım o gece. Bu yaşımda utanmayı öğrendim. El kapısında kula kulluk ettiğime yazıklandım, yazındım. O gecenin sabahı, ilk kez sabah ezanını kılmadım. İmanımdan kuşkulandım. Dünya mahşer alanına bulanacak deyip torundan, çocuktan soğuyasım geldi. El kapısında emeğimle harama durdum. Emeğim sağdıç emeğine döndü. Sustum. Ağzım kurudu. Kulağım köreldi. Uykularım kaçtı, huzurum kaçtı. Yaşamım kesik kesik kurudu. Tüm bildiklerim eskidi. Bürümcük’len Selma’nın sesi avaz avaz sokağa taşarken, cansuları bedenden ezim ezim çıkarken, şakaklarımdan boşanan teri sile sile ak tülbent ter çanağına kesti gece boyu. Kıstırıldım. Eski çağların envai çeşit mahluklarının korkularını vücudumun her zerresinde hissettikçe, derimin içine büzüldükçe küçüldüm. Dişlerimin birer birer söküldüğünü, tırnaklarımın tel tel kırıldığını ta canevimde hissede hissede eridim, eksildim o gece.
O gece, güzelliği ve inadından gayrı hiç bi arkası olmayan Çerkes kızı Bürümcük ilen Selma’ya kıydılar. Sabahı, dilim kıyıldı. Mücevherler mi? Bulundu.
Dilsizliğimden, türkçemden utandım. Ben sana bunları bunca anlatabildim. Sen yazarken susma, utanma, hiç olmadık sen alçalma, e mi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)