İnsancıl, Şubat 2010, sayı 235
* Meclis-i Şehrengiz Düğümü
Yazılı işaretin kullanımı, esasen kayıt tutma vesilesiyle başlamış; yazılı anlatım, tarih sahnesine muhasebeci ve vergi memuru ile girmiştir, denebilir. Yazılı anlatım bir kere gelişmeye görsün, sözleşmeler, yasalar, idari alanlardan geçip edebiyata kadar kullanılır. Orhan Kemal de, nihayetinde, gözardı edilen bir çokluğu kaydeden ‘muhasebeci’ydi.
Bir ‘muhasebeci’nin kayıt defterinden:
bacağında bol mu bol, kirli mi kirli, dökük mü dökük gri pantolonu, elbiselerinin içinde ucube bir korkuluktan farksız bedeni, ayağında herhalde Tahtakale’deki bir eskiciden yok pahasına alınmış, yer yer yamalı, yer yer patlak postallarıyla kalabalık bir ailenin geçim yükü altında ezildiğini sandığımız, “yeryüzünde dikili fidanı yok. Benim kahve ocağında yatar kalkar. Otuz senedir bu meslekte. Evlenmiyor. ‘Çoluk çocuk insanın belini büker, düşmana avuç açtırır’ diy”en kahveci garsonlar; -bir muhasebecinin kayıt defterinden sızıvermiş
karı, iki küçük oğlan, üç aylık kira borçlandığı ev sahibi kocakarı, dahası tekir kedi bile iş bulduğunu duyunca etrafında dört dönüp kucağındaki oğlunun yüzünü kıllı yüzüne süre süre “aslan baba” diye bağırdığı işsiz babalar; -okuyabilene aşk olası renk renk kumaş pörçükleri
“sükseli”siyle ağır ceza mahkeme kapısında Ataryemez takımın soliçine profesyonel olur olmaz milli takıma kayacağını hayal ede ede “diplomaya ne ihtiyaç” diyerekten ossaat hayat topunun kıçına tekmeyi vurmağa zırnık tereddüt etmediği için de biraz lise ikiden tastiknameli çiçeği burnunda yumurta topuk avareler; -iplik iplik satır satır düğüm düğüm
pencereleri demir parmaklıklı, yüksek tavanlı, bir İstanbul sulusepkeninde acı rüzgarlar bindirdikçe kararmış tahtaları yıkıldım yıkılacak sıra sıra evler arasında birbirini kesen daracık sokaklar, inişli çıkışlı daracık sokaklarda çeşit çeşit kahveci, bakkal, manifaturacı dükkanları, bozuk parkeleri arasından evlere su taşıyan sucular, berber kalfaları, müşteri taşıyan kaptıkaçtılarla dolmuşçuluk yapanların hayatı mesken tuttuğu bir zaman aralığında halim selim bir celep iken, semt kasabı Haydar’ın karşısına dükkan açmasıyla aralarına giren ela gözlü, az biraz cilveli bir kara kedi rekabeti yüzünden kaatil olan yufka yürekli Mustafalar; -moru mor karası kara fukarayan-ı cumhuri taifesi
düşükler devrinin Napolyon Bonapart edalı ocak başlarından birine sırtını dayayıp haraçlar almış, lokantalar, eğlence yerleri dağıtmış, karakollarda komiser, polis tehdit etmiş, yumruğunun gücünü deneyecek “muhalif” aramış, karaborsada at oynatmışlar; -kaytan bıyık yapıştırma fötr şapkalı
Batı’nın o çok ünlü üniversitesinin tıp fakültesinden diplomalı olduğunu iri iri harflerle bağırıp duran doktorun tabelasının altında gece yarısına kadar elinde mavi gözlü tostoparlak oğlan çocuğuyla dilenirken kapanmış dükkanlar, paydos olmuş işyerleri, otobüsler, tıklım tıklım dolmuşlar arasından geçen amir şapkalı, şık gri pardösülü, kırk beşlerindeki “seni tanış birine benzetiyorum” deyişli bir efendi ağızlı uçkuru düşük mavi kravatlının ardından gide gide kalın bedenli bir ağacın altında çimlere döşek uzanışlı biçareler; -hep müşterek haneli, elde var sıfır
işinin ehli, zanaatının ustası, çamurlu ayakkabılara bir saygı, bir sevgi, işine bir değer verişli, daha pederinin boya sandığını taşıyamaz yaşlarda ekmek kavgasına tutuşan Kasımpaşa Dolapdereli ayakkabı boyacıları; -boyalı ekmeğe kırık elli ve dahi bir parmaksız
Gülhane Parkı’ndan içeri bir futbol takımının üç ortası gibi dalmış üç kafadardan birinin önüne çıkan beyaz damarlı kapkara bir çakıl taşını zarif bir sol içle yanına uzatışına o büyük kulüplerin soliçlerine vergi panter çevikliğiyle öteki karşılık vermiş, hasım kalenin on sekizinin içine sicim gibi girip tam şutu çekiverecekken gözüne ilişen abanoz saçlı bir kızın alaycı, küçümseyen gülüşü, bir taşa futbol topu muamelesiyle şut atıp maskara oluşunun utancından kurtulsun için son dalı parkın iki yüz metre gerisinde içtikleri sigara paketini düşük omuzlarındaki cansız parmaklarının arasında ezip anca ceviz ağaçlarının duyabileceği bir fısıltıyla “ah ulan kendi başıma çalıştıracağım bir lokanta açaydım” diyen yedek parçacı yeğenleri; -çeşme kesiklerinde taş taş dilini düzlemiş
kunduracının bodur Şerife tam gazocağına çaydanlığı oturturken ökçeli, rugan şıpıdık terlikleri, ağır Beyoğlu ruju boyalı dudakları, pudra ve kızıllık sürülü kafasını kapının aralığından sinsi sinsi uzatıp üst katın kiracısı “pasaklı karı” Meliha ablaların dün gece ölen çocuğunun cenazesini düğüne gider gibi haber verişli orta katın kiracısı yarı zamanlı evhanımı Senihalar; -harbi oğlanların gene sobesi, çünkü arapsız
hapishanelerin en fakir, en harap, lakin en kurnaz insanları Adem babalar; -da aşk ne gezer, oldum olası dal kılıç
fabrika borusu ötüp, geç kalmış işçiler iş başına geçince tenhalaşan sokakta İstanbul’un kalaba, fakir semtlerinin birinde nice cevizler kırmış fırın işleten “kart kedi”ler; -çalıp çalacağı başka ne
sıvacılıktan sebzeciliğe bir tek delinmedik kabağa girmediği halde, hiç bir zaman atılmayacağı bir işin başında alın teri akıtarak kana kana çalışmayı, ekmek davasında bol bol kazanıp apartmanda yaşamayı hayal ede ede, eni sonu anca bir futbol takımı kuracak kadar çocuk sahibi babalar; -yarım karık apartman temeline telef
Çukurova’daki işi elinden alınınca İstanbul’a itildiğinden bu yana kırk gündür ne yapıp edip maaşı ama az ama karar, amma velakin akşamları çocuklarına arada sırada da olsa meyve ve çikolatayla gidebileceği, “filmlerde rol almaktan daha iyi” dediği şöyle ciddi bir müessede memur olmaya razı gelenler; hatta tıpkı Orhan Kemal gibi hayat sigortası yaptırıp Unkapanı’nda kendini bir arabanın altına bi daha bi daha ata ata canına kıymayı aklından hayal geçiren kırk ampulluk amucalar;
eczanenin önünden geçenlerin içini burka burka sarı, kıvır kıvır saçlarının omuzlarından süzülüşüyle daha bir cıvıl cıvıllaşan ela gözleri ile herkesin en içlerinde bir yerlere dokunup onu ele geçirmek, sarmak, okşamak, öpmek, tektar tekrar öpmek, ama öyle kötülüğüne değil, okşamak ama, incitmeden kırmadan okşamak hissi veren, dünyanın hiç bir kasiyerinin ondan daha tatlı, ondan daha eline çabuk, ondan daha şirin olamayacağı kızda, Taşlıtarla’da gönlü yanıklıktan gözü karalığa düşen uzun boylu bir sarışın delikanlının külüstür bir dolmuş ve hayta dört arkadaşıyla önüne çıktığı o günün kirli akşamı fare zehiriyle hayır bırakmayanlar;
ekmek kavgasına atılmış ameleler arasında “vukuat” olmasın, kadınlara, çocuklara sarkıntılık edilmesin, işsiz takımı ustalara, katiplere sataşmasın için vaktiyle amelelik ettiği fabrikanın mahallesine “zaafiyeti dolayısıyle işe tahammül edemez” raporu alıp bekçi olan Aliler;
yarı aç yarı tok, birbirini kesen sokaklarda dolmuşların, koca koca otobüslerin vızır vızır gelip geçtiği caddeleri yaya, beş parasız ama hiçbir şeye imrenmeden, hiçbir şeye benim olsa diye bakmadan, iç geçirmeden gidip geldiği okul yoluna bir tekme savurarak ilkolkuldan sonra eğitime sırt dönüp ekmek peşine düşen mahalle arkadaşları gibi, onüçünde ya var ya yok boynuna kınnaplı işporta tablası asılı sokaklara salıverildiği günlerden başlayarak hayat bıkkını babasının kimbilir hangi şaraphaneden kör kütük dönüşlerinde mutfak kapısının eşiğinden “bıktım usandım lan sizden, sen de çalış kızın da çalışsın, varsayın ki öldüm, geberdim yahu, ben ölünce çalışmaya köpek gibi razı olmayacak mısınız haa” demelerine içlene içlene “önce ekmek” deyip trikoda, tütünde, pamukta çalışmaya başlayan Ayten, Nurten, Gülten adlı genç tenler;
* Ücretli Hayata Doğru
Ücretli çalışma, kendisinin dışındaki gelişmelerin türevi olarak ortaya çıktı. Sanayileşme bunun en bilinen örneği. Ancak ücretli çalışmayı sanayileşme ve sanayi işçileri ile sınırlayamayız. Sanayi işçileri önemli olmakla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nda sanayileşmeden önce ve sanayi işçileri dışında, örneğin 16. yüzyıl İstanbul’unda da, loncalarda ve vakıflarda, ücretli çalışanlar mevcuttu. Osmanlı İmparatorluğu temelde bir ‘buğday imparatorluğu’ olmasına karşın kapitalist tarıma veya plantasyonlara elverişli üretime yönelmemişti. 20. yüzyıl başlarına kadar tarım kesiminde, küçük üreticilik, “çift hane sistemi” tarımsal yapıların temelini oluşturuyordu. Tımar sisteminin çözülüşü dahi tarımda büyük işletmelerin yaygınlaşarak başat hale gelmesi sonucunu doğurmadı. Bu yüzden de tarımsal alanda işletme sahipleri, topraklarını ücretli emek kullanan kapitalist işletmeler şeklinde değil; ortakçılık gibi geleneksel yöntemlerle işletmeyi tercih ediyorlardı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı Anadolu’da, 20. yüzyılın başlarında, Orhan Kemal edebiyatında önemli bir yer tutacak olan Çukurova’daki pamuk üretimi gibi kısmi istisnaların dışında, ücretli işçiler kullanan kapitalist işletmelerin yaygınlaşmasına, gelişmesine sıkı sıkıya kapalıydı Osmanlı dünyası. Ne de olsa, Yunus Emre’nin dediği üzre, “başında aklı olan ücret ile iş etmez” idi.
Orhan Kemal edebiyatının ortaya çıkışında iki olgu yanyana görülüyor: İstanbul ve Selanik dışında ücretli çalışmanın/işçileşmenin yaygınlaştığı ilk bölge olarak Çukurova; öbürü de, bir imparatorluğa can veren buğdaydan ve 19. yüzyılda çıkartılmaya başlanan madenlerden gayrı bir ürün olarak pamuk. Çukurova ve pamuk ikilisinden de Orhan Kemal fışkıracaktır. Otuz beş yaşına kadar yaşadığı Çukurova’da tarım işçileri, babasının ölümünden hemen sonra geldiği İstanbul’da tütün işçileri, küçük adamlar, yorgan döşek denkleriyle “taşı toprağı altın” şehirde inşaatlarda, fabrikalarda geçimlik arayıp gecekondularda barınan işçileşmeye aday köylüler, muhacirler Orhan Kemal edebiyatının omurgasını oluşturacaktır.
Çukurova ve pamuk ve ardından İstanbul, Orhan Kemal edebiyatının omurgasını oluşturur dedik de, top peşinde koşturup derslerine çalışmayan “tembel tavuk”un, avare delikanlı Orhan Kemal’in “kimi bakkal, kimisi kunduracı, kimisi çiftçi, kimisi bey, paşa, kimisi de mesela amele olur... Söyle bakalım sen ne olacaksın?” diye sorguya çeken sert babasına “amele olacağım” demesinin (Uğurlu, tarihsiz; 8); avukat, Birinci İstiklal Mahkemelerinde hakim, milletvekili, Adalet Bakanı, daha sonra İkinci İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp yurtdışına kaçan bir Atatürk muhalifi, bir parti başkanı, bir başka deyişle Türkiye’de iktidar doğanlar sınıfının “muhalif” kanadına mensup bir babanın oğlu olması , birlikte hapis yattığı yönetici sınıfın içene doğanların bir başka muhalif mensubu erguvani Nazım Hikmet’in “siz düzyazı yazın düzyazı” (Orhan Kemal, 2007d; 31) demesi, para karşılığında, için yazdığı roman sayfalarını dolguyla doldurması, silme iyicil, ezilenlerden, hayatın ezasını da cezasını da çeken çekip çevrilen çokluktan yana kalem oynatması ve daha niceleri de Orhan Kemal edebiyatının bileşenlerini oluşturur kuşkusuz.
Ben bu çalışmada imparatorluğun sancılı son on yıllarından cumhuriyete geçiş sürecinde uluslaşma dolayımında “milli burjuvazi”nin gereksineceği işçileştirme operasyonu ve kimi tereddütlerin, salınımların, duraklamaların ardından Türkiye’nin kapsamlı bir dönüşüme tabi tutulduğu, Orhan Kemal’in tam da yazmaya durduğu 1950’lerde boy veren şehirlere göç ve ücretli çalışmanın ördüğü ‘yeni hayat’ın, köylü-çokluktan işçi-çokluka geçişin, işçi-oluş’un izini sürmeye çalışacağım.
Neden Orhan Kemal? “Orhan Kemal’in, bakmak ve baktığını görmek açısından pek az sosyal bilimciye nasip olacak bir yeteneğe sahip olduğu çok açık” (Buğra, 2008; 174). “Çağdaş Türk romancılarının en iyilerinden olan Orhan Kemal (...) Türk toplumunun alt katmanlarına ilişkin ilginç bilgiler sunmaktadır” (Karpat, 2007 ; 94). “1950’li yıllarda, tarım işçilerinin yaşama ve çalışma koşulları birçok edebi esere konu olmuştur. Bunlar arasında, Çukurova’daki geçici tarım işçilerinin sorunlarını anlatan Orhan Kemal’in eserleri özellikle önemlidir ve bu döneme tanıklık etmektedir” (Makal, 2002; 142). Orhan Kemal, Türk halkının köylü çokluktan işçi çokluka dönüşümünü edebiyatının kaynağı seçen tek ve biricik edebiyatçıydı. Orhan Kemal, bizim hayatımız ve büyük bir yazarımızdı. –Orhan Kemal’e selam olsun.
* Sanayisiz/İşçisiz Osmanlı’dan Cumhuriyete
Avrupa’nın 18. yüzyılı, çalışma düzeninde niteliksel bir değişime tanık oldu. Bu değişimi üretim ve ticaretin kapsam ve hacminde meydana gelen bir artışla açıklayamayız. Kapitalizmin biricik ayırdedici, olmazsa olmazı “ücretli çalışma”, Marx’ın sevmediğim deyişiyle “özgür emek”, toplumsal yaşama nüfuz etti. “Ücretli çalışma” avamın yaşamını, eş deyişiyle ölümünü biçimlerken, küçük ekonomik hanehalkı modeli uyarınca kaleme alınan, burjuva ailesinde tanınan yüzler, yumuşak nesneler arasında sahnelenen ilk romanların 18. yüzyılı, üst sınıfların zihin ve eylem dünyasını silme dolduracak ‘para kültürü’yle de anılmalıdır. Yer ve makam, ordudaki görevler, parlamentodaki vekillikler alınıp satılabilir; oylar, kiralama hakları, milis yada kilise cemaatinin hizmetlerinden muaf olma, babalar yada onların avukatlarınca iyi düşünülmüş evlilikler, hediyeler, aşklar, lüks mallar... bunların tümü para cinsinden ifade edilebilirdi. “Bu yüzyıl, paranın ‘her kapıyı açtığı’, özgürlüklerin metalaştığı ve kullanım haklarının maddileştiği bir yüzyıldı” (Thompson, 2006; 41). “Uluslararası eşitsizlik fenomeni”nin de boy atacağı bu yüzyıl fiziksel zahmetin, emeğin, ücretli çalışmanın servetin başlıca kaynağı olduğu fikrinin ortaya çıktığı yüzyıldı” (Bauman, 2005; 28).
Zenginleşmenin kısmen kamusal kaynakların sırtından gerçekleşmesine karşın, servetin başlıca kaynağının toprak olduğu, toprağa bağlı olmayan serveti (örneğin tüccarları) değersizleştiren Yunan-Roma dünyasının ileri gelenleri emeğiyle geçinenleri sınıfsal bir aşağılama cenderesinde boğar, olumsuz değerlendirmelerle yargılardı: aşağı konumdaydılar. Aristoteles’e göre erdeme sahip olmak için, zanaatkâr ve kol emeğiyle geçinmek bir eksiklik, bir tür kusurdur. Cicero, “her ücretli işin iğrenç ve özgür bir insana yakışmayacak bir şey” olduğunu söylemekten çekinmez. Mistik Plotinos’un gözünde kol işçileri topluluğu, “erdemli insanların hayatı için gerekli olan nesneleri üretmeye yazgılı, aşağılık bir kalabalıktır”. Ksenopson, elle iş yapan emekçilerin nasıl dişileştiğini anlatır. Özetleyin, Antik çağda yoksullukla eşdeğer görülen kol emeği aşağılanıyor ve emekçiler de aşağılık biri olarak görülüyordu. Bu küçümseme Parma Manastırı dönemine kadar sürdü (Veyne, 2006; 136-140). Emeğin zenginliğin kaynağı olduğu keşfedilince, bu kaynağı daha önce asla görülmemiş derecede verimli bir biçimde elde etmek ve sömürmek demokrasi şemsiyesi altında artık aklın göreviydi. Yeni sanayi düzeni ve farklı bir toplumun doğuşunu ilan eden kavramsal şebeke ve ilk romanlar Britanya’da doğdu.
19. yüzyıl ise, Batı insanının birey olma sürecinde önemli bir kırılma oluşturuyordu. Batı’da sanayi devriminin ortaya çıkardığı yeni sınıf ve yaşam yapılanmasında sermaye ile emek arasında kurulan güç dengesine “demokrasi” adı verildi. “Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinin yöneticileri, az çok gönülsüz bir biçimde de olsa, ‘demokrasi’nin, yani geniş oya dayalı parlamenter bir yapının kaçınılmaz olduğunu değil yalnızca, bunun, (belalı bir iş olmakla birlikte) siyasi bakımdan zararsız olacağını da kabul etmeye başlamışlardı. Birleşik Devletler’in yöneticileri, bu keşfi çok uzun zaman önce yapmışlardı” (Hobsbawm, 2003; 15). Sanayileşen toplumlar 19. yüzyıldan itibaren tarım toplumlarının kimliğini belirleyen “din” ayrımını geri plana itip “uygarlık”/kültür kavramını öne çıkardılar. Sanayileşme temposu, şehirleri teslim alan teknolojik gelişme, zenginliklerin paylaşılması yolunda gitgide gerginleşen denizaşırı ilişkiler, doğanın kültüre yenik düşmesi, birbirini izleyen savaşlar, uç boyutlara varan sömürgecilik, mantar gibi biten fabrikalarda köle koşullarında çalıştırılan çocuklar ve kadınları da kuşatarak aklı, ahlakı, hayatı en alt düzeye çeken ücretli çalışma zorunluluğunun sarsıntıları, alkol, fuhuş, suikast ve intiharların arttığı, aristokrat, komutan ve papaz erk’lerinin ellerinden kayışını engellemek için her türlü entrika ve ikiyüzlülüğe açılan kapının ardına dek açıldığı bu yüzyıl; burjuvazinin her alanda mutlak egemenliğini kurduğu, toprak köleliğinden ücretli çalışmaya, sanayi işçiliğine geçen emekçilerin bireysel özgürlüklerini kazanırken, işsiz kaldıklarında sefalete katlanmanın da demokrasinin bir gereği ve kuralı saydıkları bir dönem olur. Bu dönem, romanın “roman” olduğu yüzyıldır da. “Parma Manastırı” bu yüzyılda yazıldı.
Avrupa medeniyeti buhar kuvveti, donanımlı ordular, zenginlik demekti. Ama bunun arkasında da kapitalist değişimin sancıları, her şeyin yıkıldığı bir Avrupa vardı. Fransız Devrimi’nin ertesinde hız alan Sanayi Devrimi döneminde Avrupa’da büyük köylü ve zanaatkâr kitleleri ekonomik yeterliliklerini ve bağımsızlıklarını, yerlerini yurtlarını kaybedip sanayi merkezlerinde sefil birer işçi haline dönüşmüştü. Avrupa’da ütopyacısından ihtilalcisine kadar her türlü sosyalist hareketin ardı ardına sökün edişi, bu büyük sefalet ve ızdırap döneminin ürünüydü. Marx Kapital’inde, Engels İngiliz işçi sınıfı üzerine yazdığı kitaplarda sanayi toplumunun bünyesindeki ürkütücü rahatsızlığa değinmişlerdi.
Köylü toplumunun değerlerine ve feodal üretim tarzına dair hiç bir romantik hayal beslemeyen Marx, kapitalizmi dinsel kuruntuları ortadan kaldırarak, feodal sosyal ilişkileri yıkarak geçmiş yüzyılların “döküntülerini” silip süpüren devrimci bir güç olarak görüyordu. Kapitalist devrim yalnızca dar bir soyluluğun yada bir ulusun işi değildi; o, dünya tarihinde temel bir güçtü. Kapitalist gelişmenin bedelinin çok ağır olduğunu da kabul ediyordu; çünkü kapitalizm işçilerin insanlıktan uzaklaşmalarını ve yoksullaşmasını içeriyordu. Kitlesel işçi figürünün ortaya çıkış dönemine tekabül eden emek ve sermaye çözümlemesinde, emeğe işçinin değil, handiyse sermayenin görüş açısıyla bakan Marx, gelecekteki kötülüklerin nedenini emeğin bu çarpıcı dönüşümünde görür: emek yabancılaşmıştır artık. Çalışma artık, antropolojik bir kategori, yani insan doğasının yada tüm uygarlıkların ortak paydada birleştiği bir değişmezi değildir. Tersine insanı silen, yiyip bitiren bir canavara dönüşen tarihsel bir kategori ile karşı karşıyayız.
Moore’a göre, demokratik kurumların yerleşmesi, “köylü sorunu” denen sorunun ortadan kaldırılmasına bağlıydı. Yani demokrasi yolunda ilerleme her zaman Çitleme Yasaları, Orman Açma gibi çok büyük acılar yaratan süreçleri gerektirmişti. Demokrasiyi övmekten başka bir şey yapmayanlar, onun olumsuz sonuçlarını, meşum yüzünü gözden kaçırmamıza neden olurlar. Pazar ekonomisiyle parlamentarizmin birlikteliğinden doğacak bir cennet vaadi sunanlara karşı uyanık olmak, demokrasiye, kapitalizmin sanayi toplumuna geçişin maliyetini, yükünü kimlerin taşıyacağını sormak gerekir. Dünyanın her hangi bir yerinde halk kitlelerinin demokrasi, endüstri toplumu istediklerini gösteren bir kanıt bulunmamaktatır; tersine, bunu istemediklerini gösteren pek çok kanıt bulunduğunu anımsatan Moore’un vurguladığı üzre “bugüne kadar gerçekleştirilmiş bütün endüstrileşme biçimleri, acımasız bir azlığın işi, tepeden inme devrimler olmuştur” (Moore, 2003; 583)
Sanayi devrimi diye adlandırılan dönemde, köyler boşaltılmıştı. İnsanlar yollarda ölüyorlardı. İngiltere'de ticari genişleme, araziyi çitleme hareketi, Sanayi Devrimi'nin ilk yılları hep darağacının gölgesinde meydana gelmişti. İdamların büyük çoğunluğu mala karşı işlenen suçlardı. Yoksullar ülkede haklarını kaybetmişlerdi ve sefaletleri, yetersiz koruma önlemleri yüzünden suça itiliyorlardı. Küçük esnaf yada ustalar, borç nedeniyle hapse düşmek korkusuyla gayrimeşru işlere ve sahtekarlığa itiliyordu. Hoş bir manzara değildi ve Britanya halkı tüm Avrupa'da kargaşalı haliyle tanınıyor, Londra ahalisi yabancı ziyaretçileri itaatsizliği ile şaşırtıyordu (Thompson, 2004 100-101).
19. yüzyılın Londra’sı bizim Tanzimatçıları korkutmuştur. Çünkü ahalinin önemli bir çoğunluğu hırsızlık ve fuhuşla geçiniyordu. Geçen asrın Doğulusu -ki bunların başında Türkler gelir- bu tip bir değişimi istemiyor, bu dünyaya çok şüpheyle bakıyordu (Ortaylı, 2007; 35). 1851 yılında açılan Uluslararası Sanayi ve Hammadde Fuarını görmek, orada Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’la birlikte uygulamaya koyduğu yeniliklere uygun olarak bilgi, görgü ve eğitimini ilerletmek için Londra’ya giden bir Osmanlı bürokratı, Ceride-i Havadis gazetesinde, Marx’ın Kapital birinci cildinden yada Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı kitaptan alıntı yaparcasına izlenimlerini yazar:
Londra’da işçi ve küçük esnafın oluşturduğu avam sınıfının durumu içler acısıdır. Bunların giyimleri çoğu zaman sefil ve perişan, saçları sakalları birbirine karışmış haldedir. Yazara göre bunlar hafta içi İstanbul’da işinde gücünde olan ve Cuma günleri güzel kıyafetlerle mesire yerlerine gezmelere giden Osmanlı işçi ve esnafıyla karşılaştırılamayacak derecede yoksul ve zavallıdırlar. Bu yoksulların bazıları da iflas eden işadamlarıdır. Londra’da cadde, sokak ve meydanlarının görkeminin ötesinde kenar mahallelerde büyük bir yoksul kitle vardır. Yazar açıkça söylemese de gelişen sanayi, ticaret ve rekabetin bir grup insan için büyük servetler yaratmasına rağmen büyük bir grup için yoksulluk, çaresizlik ve açlık sebebi olduğunu dolaylı olarak ifade eder. Burada çeşit çeşit saray ve konaklarda zevk ü sefa içinde yaşayan birçok zenginin aksine yoksulluk, sefalet ve çaresizlik içinde yaşayan çok büyük bir kitle yarı aç yarı çıplak “sinekler gibi” yaşarlar. Londra’da fabrika sahipleri kimsesiz ve yoksul çocukları çok kötü şartlarda hatta bazen ölünceye kadar fabrikalarda boğaz tokluğuna günde 17 saat çalıştırırlar (Turan, 2009; 17-18).
Adı açıklanmayan bu Osmanlı bürokratı, sanayi ve teknoloji alanında elde edilen büyük başarıların bu toplumun bir kesimini kalkındırırken diğer kesimini yoksulluk ve çaresizlik içine itmesi çelişkisini açık bir biçimde gördüğünü ortaya koyar. Gaspıralı İsmail, 1885’te yayınladığı “Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene” adlı çalışmasında İngiliz proletaryasını şöyle yansıtır: “Bunların mekanları değil bir odası olmayıp bir odada ancak kiralanmış bir yatak yerleri vardır. Yatak dahi kendilerinin değildir. Şöyle ki, oturdukları, yatıp durdukları yer icar edilir. Bir kazgan, bir çanağa malik olmayıp yedikleri lokantadan, içtikleri tavernadan, meyhanedendir. Alem yanar ise hakikaten bir hasırı yanmayacak bunlardır” (Aktaran Mignon, 2009; 142)
Osmanlı yöneticileri ve aydınları Batı Avrupa ülkelerindeki sanayi devrimi gözlemlerinde bu sanayi uygarlığının başarıları kadar olumsuz etkilerini de saptayabilmişlerdi: İşçilerin sefaleti, proletarya, sınıf mücadelesi. Onların karşısındaki sorun, sanayileşerek Avrupa’ya göre ekonomik gecikmelerini kapatırken, toplumsal barışı tehlikeye sokacak sefil bir proletarya da yaratmamaktı. Zonguldak’taki madenci-köylüleri örneği, Osmanlı hükümetinin Ereğli kömür havzasında gerçek bir proletarya oluşmasına izin vermeme kaygısının bir örneğini göstermektedir (Georgeon, 2009; 189).
İşçileşme olgusuna en elverişli Ereğli kömür işletmelerinde devlet, 1867 Dilaver Paşa Nizamnamesi’ni çıkardı, sınırları tanımlı bir kömür havzası kurdu, bu havza sakinlerin ve maddi kaynaklarının idaresi için bir askeri rejim oluşturdu. Kömür havzasının sınırlarının bütünlüğü, sakinlerinin havza dışındaki yerleşimcilerden ayrı tutulmasıyla onlarca yıl korundu. Bu nizamnameyle tanımlanan mükellefiyet sistemi 1921 yılına kadar aralıksız sürdü. Bu nizamname, on dokuzuncu yüzyılın sonları ila yirminci yüzyılın başlarında emeğin asıl koşullarını kavrayışımıza pek bir katkı sunamıyor. Fakat işgücünün yapısını bugüne dek ciddi bir şekilde etkilediği söylenebilir. Hasta ya da sakatlar hariç bütün erkekler maden işçisi olarak, şu ya da bu iş çeşidi için uygun olarak kaydedildi. Maden işi için kaydedildikleri takdirde dönüşümlü olarak her yılın belirlenmiş birkaç gününde hizmet etmek zorundaydılar (Quataert, 2009; 95).
Mükellef işçilerin köye olan bağlılıklarını inatla sürdürmeleri, İstanbul hükümetini sinirlendiriyordu. Madenlerin, tam anlamıyla ücrete bağımlı olarak sıkı bir şekilde çalışacak tam zamanlı işçilere ihtiyacı vardı. Ne var ki, tatillerini değerlendirmek veya hasat kaldırmak için ya da sadece maden kazalarından korktuklarından ister istemez madenden ayrılan, maden işine sadık olmayan işçilerle çalışmak zorundaydı (Quataert, 2009; 95). Köylerine olan birincil bağları ve sınıf bilincinin olmayışı onları kapitalistik sömürünün dışında bir sömürü ve ilişki düzeneğine, köy muhtarının insafına terk ediyordu. Dolayısıyla endüstrileşmenin sembolü olan maden işçiliği dahi sanayileşme dışında biçimleniyordu.
Kemalist rejim, Anadolu’nun Avrupalı güçler tarafından bölünmesine karşı direnen güçlerin bir ittifakı olarak doğmuştu. Bağımsızlık mücadelesinden sonra koalisyon, asker ve sivil devlet memurlarından, hukukçular, öğretmenler, gazeteciler gibi yeni meslek sahiplerinden, tüccarlardan, işadamlarından, toprak ağaları ve kırsal kesimden oluşuyordu. Başlangıçta işçiler bu koalisyon içinde bir grup konumu ve prestiji kazanmıştı, fakat 1923’ten sonra Kemalist rejim onlara daha az hoşgörülü davranmaya başladı. Cumhuriyet dönemi iş mevzuatının bolca gösterdiği gibi, emeğin çıkarları ihmal edilmişti. Bu politikayı koşulsuz desteklemek, işadamı ve sanayici grupların çıkarınaydı; ne var ki emek mevzuatla denetim altında tutulurken özel sektörün de, gelişmesini engelleyen yasal ve bürokratik kısıtlamalara tabi tutulmuştu (Ahmad, 2007; 22, 34). Cumhuriyet döneminde daha ilk ekonomik gelişmeler planlanırken sanayileşmenin kendine özgü sosyal bir grup olarak sanayi işçileri sınıfının doğacağı düşünülmüştü. Siyasal elit Avrupa’daki sınıf mücadelelerini göz önünde tutuyordu. 1945 yılına kadar Türkiye’de işçi, devletçiliğe ve ona bağlı sosyal siyaset iddiasına rağmen, sadece üretimin bir unsuru sayılmıştır. İşçi meselelerinin insan cephesi ihmal edilmiştir; siyasi bakımdan işçi sınıfı, ekonomik zorunlulukların doğurduğu bir mahzur olarak görülmüştü. İşçilerin çoğu köylerden veya göçmenler arasından geliyor ve bir biçimde köyle ilgilerini sürdürüyorlardı. Sanayi geliştikçe sanayi işçilerinin sayısı da artıyordu. 1923 yılında Türkiye’de sanayi işçilerinin sayısı 20-30 bini geçmiyordu. 1948’de yalnızca büyük işyerlerinde 301.299 işçi çalışıyordu; 1953’te bu sayı 801.858 olarak kabul ediliyordu (Karpat, 2008; 212-213).
Cumhuriyet Türkiye’sinde de II. Dünya Savaşı ertesine dek siyasal elitin temel politikası nüfusun kırda tutulması ve kentleşmenin önlenmesi yönündeydi. Çalışan nüfusun işçileşmesi ve kentleşmesi tehlikeli bulunuyor ve sosyal rahatsızlıkların kaynağı olarak görülüyordu. Bu nedenle en açık örnekleri, Zonguldak kömür madenlerinde ve Karabük Demir ve Çelik İşletmelerinde görüldüğü biçimde, köyde yaşayan işçi kategorileri yaratılmaya çalışıldı. İşçileşme ve kentleşmeyi beraberinde getiren sanayileşmenin Türkiye’de yaşanan haliyle Avrupa deneyimine göre daha üstün olduğu söylenebilir. Örneğin Türkiye’de bu dönüşüm sırasında Avrupa’daki kadar yüksek toplumsal gerilimler yaşanmamıştır (Tekeli, 2008; 96-98). Orhan Kemal’in yapıtlarındaki iyicilliğin, kişisel temeli bir yana, toplumsal kökeni burada aranmalıdır
Ücretli Çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ücretli Çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Şubat 2010 Çarşamba
4 Ocak 2010 Pazartesi
Orhan Kemal Edebiyatında İşçi-Oluş (I)
Orhan Kemal Edebiyatında İşçi-Oluş (I) (İnsancıl, Ocak, 2010, s 234)
Çokluğun Yazarı
Etimolojik kökeni eski Roma’ya kadar uzanan proleter terimi, önceleri çalışan bir tabaka iken, köleliğin girişiyle birlikte çalışma hayatının ve toplumun dışına sürülen; mutlak bir yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilip ancak imparatorluğun ordusuna asker adayı doğurmaları ve bakımlarını yapmaları karşılığında aldıkları yiyeceklerle yaşamlarını sürdürenleri betimliyordu. Bu anlamıyla “proleter”; üretenler, savaşanlar ve dua edenlerden oluşan toplumun savaşanlar sınıfına dahildi, üretenler sınıfına değil. Sanayi toplumda ise, özetle, sahip oldukları emeğin ücretli emek kılığında sermayeye dönüştürülmesi sürecine dahil olarak üreticiler sınıfını oluşturan çokluğa proleter denecektir.
Roma’nın süreğeni Osmanlı’nın klasik dönem metropollerinde “hücre” (çoğulu “hücerat”) tipi konutlarda çok geniş bir kentli mülksüz kitlenin barındığını görüyoruz. Öyle ki, Edirne’de bu tür bazı odalarda barınanların vergiden muaf (“avarızdan ve tekalif-i örfiyeden muaf”) oldukları da görülüyor (Tanyeli, 1996; 67). Vergi bile veremeyecek düzeyde bir gelir durumuyla hayata tutunan, latince “proleter” diyebileceğimiz bir kesimle karşı karşıyayız. Minimal koşullarda barınan bir mülksüz kitlenin varlığına pek de şaşırmamalıyız. Tersine, her gün düzenli olarak binlerce kişiye bedava yemek dağıtan imaretlerle dolu dev bir kent İstanbul’da ve diğerlerinde bu yemekleri kimlerin yediğini sormalıyız. Ortada hiç kuşkusuz bir hayırseverlik edimi vardır, ama bir o kadar da hayra muhtaç bir kitle vardır. Ortaçağ ve sonrasının Avrupa kenti ise kendi “lümpen”lerinden, “proleter”lerinden kurtulmak isteyen bir kenttir; Braudel’in deyişiyle “burjuva vahşeti”, beslenecek ekstra boğazlara tahammül etmemiştir. Klasik Osmanlı sistemi tam aksine, Antik Roma’dakine benzer biçimde, onları barındırıp beslemektedir. Özellikle en büyük ve en kalabalık kent olan İstanbul’da devasa boyutlarda olduğunu tahmin ettiğimiz bir “artık nüfus” görünürde hayır sahipleri, gerçekteyse kamu kaynakları aracılığıyla düpedüz “iaşe ve ibate” edilmektedir.
“Burjuva vahşeti” Türkiye’nin gündemine 1908 “devrimi” ile gelecektir. Ziya Gökalp’in çömezi Tekinalp “sapsağlam yüzbinlerce insan boş ve tufeyli” duruyor diyerek duyduğu huzursuzluğu şöyle dile getiriyordu: “Hiçbir kıymet istihsal etmeyen ve toplumumuz için zararlı olan bu tufeyliler, sayısız tembeller, koca şehri kaplamıştır. Bunların yüzünden memleket ekonomisi hastadır. Ötede beride bir sürü aylak kundura boyacısı, ufak tefek işporta eşyası satan insanın gerçek istihsal işlerinde kullanılması gerekmektedir” (zikreden Avcıoğlu, 1978; 203-204). Hemen ardından “halkçılık” yeni rejimin ‘ok’larından biri olacaktır.
Latince’de proles (zürriyet) ve proletarius (zürriyetinden gayrı bir şeyi olmayan) adıyla anılan, modern çağda ise proleter(ya) denen bu adsız çokluk, bir toplumsal kategoriden ziyade bir tekil çokluğun, Ockham’lı William’ın “Entia non sunt praeter necessitatem multiplicanda” (Varlıklar gerekmedikçe çoğaltılmamalıdır) demesine karşın, hiç durmaksızın kanunsuz ve denetlen(/e)mez bir biçimde üreyip çoğalan ve bu yüzden mutabakattan dışlanması gereken, mutabakatın olabilmesi için dışlanması yada dönüştürülmesi gereken çokluğun adıdır. Çokluğun üremesine göz yumulmuştur; ardından, siyasal mutabakat sağlanınca, arkasında övünülecek bir soyun sopun değil sayısız kuşağın ağırlığını taşıyan, ister köylü ister işçi kimliğine sahip olsun, halk diyebileceğimiz bu çokluk, göz ardı edilmiştir. Yönetilen çoklukların kaderini, kendi politik faaliyetlerinden çok, egemen bloklar arasında cereyan eden çatışmalar belirledi. Çokluk; devlet politikaları, yönetim tarzları arasındaki siyasal çatışmalarda sonucu doğrudan etkileyecek ölçüde etkin olamadı.
“Halk” (“people”) teriminin siyasal anlamı üzerine yapılacak her yorum yolun başında şu gerçeği görmelidir, diyor Agamben: Modern Avrupa dillerinde “halk” aynı zamanda da daima yoksulun, mirassızların ve dışlanmışların adıdır. Dolayısıyla tek bir terim hem belirleyici/kurucu siyasal özneye hem de jure (hukuken) olmasa bile de facto (fiilen) siyasetten dışlanan sınıfa işaret ediyor. Tıpkı siyaset dilinde olduğu gibi konuşma dilinde de, İtalyanların popolo’su, Fransızların peuple’ü, İspanyolların pueblo’su, hem üniter bir siyasal beden olarak vatandaş topluluğuna hem de altsınıf üyelerine işaret ediyor. İngilizcedeki “people” sözcüğü de, zengin ve soyluların karşıtı olan “sıradan halk” anlamını muhafaza ediyordu. Fransız Devrimi sırasında dışlanmış bir sınıf olarak anlaşılan “halk” terimi, talihsizlik ve umutsuzluk ile eşanlamlıydı; nitekim Robespierre hep “le peuple, les malheureux m’applaudissent” (halk, mutsuzlar beni takdir ediyor) diyordu. “Halk” Bodin’in (1530-1596) Cumhuriyet’inde demokrasinin ya da état populaire’in (halk devleti) tanımlandığı bölümde de iki anlamıyla kullanılıyordu: Egemenliğin sahibi unvanına sahip olan peuple en corps (kamuoyu), siyasal iktidardan dışlanması gereken menu peuple’den (alt-sınıf halk) ayrı tutuluyordu (Agamben, 2001; 229-230)..
Türkiye’de halkçılık ideolojisi, kökenleri itibariyle 20. yüzyıl başlarına, İttihat ve Terakki dönemine kadar uzatılabilir. Ne var ki 1912-1922 yıllarında ardarda gelen Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi’nden sonra, siyasal elit tek parti dönemi boyunca (1920-1946) “halk” üzerine kafa yorabilecektir. Ulus=Halkın kim olduğuna karar verildikten sonra, “Halk”a köylü çokluk mu yoksa işçi çokluk olarak mı tahammül edilecektir? Bu sorunun yanıtı, Türkiye’de işçi-oluşun anlaşılması açısından son derece önemlidir. Kemalizmin altı okundan biri olan “halkçılık” 1920-1946 yılları boyunca sürekli değişime uğramıştır. Köylü çokluk ile işçi çokluk arasındaki 1908’de başlayan git-geller, ne yapacağına tam karar veremeyen katilin öteye beriye bıraktığı ip uçlarının izine düşen dedektife “Allah kolaylık versin” dedirtecek kertede karışık, yönü titrek zikzaklarla doludur. Ta ki 1946’ya dek. 13 Temmuz 1947’de İstanbul gazeteleri Marshall Planı ve İstanbul’un ilk gecekondularının fotoğrafını yayınlar. 1949’da Orhan Kemal söz alır, ilk kitabını yayınlar: Ekmek Kavgası.
1913-1915 Sanayi sayımı sonuçları, Osmanlı sanayi kesiminde daha çok tarımsal ürünler işleyen, çevirici güç kullanımı ve teknik düzey itibariyle geri ve küçük ölçekli işletmelerden oluşan bir yapı arzediyordu. Hines ve arkadaşları 1933-1934 yıllarında yaptıkları bir çalışmada bu mirasın temel özelliklerinin Cumhuriyet Türkiyesinde hâlâ varlığını sürdürdüğünü ifade ediyordu: “Cumhuriyet idaresi, memleketin büyük nüfus kitlesini ancak aşağı bir maişet seviyesinde tutabilecek iktisadi bir teşkilat devralmıştı (...) İstihsal usulleri, kullanılan vesaitin ve edevatın ve insan ve hayvan kuvvetinin tip ve şekilleri ve nüfusun umuminin esas kitlesini teşkil eden halk tabakasının yaşayış tarzı umumiyet itibarile mütalea olunursa; asırlardan beri değişmemiş gibidir.” Osmanlı imparatorluğu iktisadi yapının bir türevi olarak, nicel ve nitel açıdan belirli özellikler taşıyan bir bağımlı çalışanlar (ücretli emek) kitlesini de Cumhuriyet dönemine miras olarak bırakmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi kesimin nicel varlığını açıklığa kavuşturmak için Ahmet Makal’ın sunduğu sayısal verileri uzun uzun aktarmayacağım. Sonuç itibariyle: Osmanlı İmparatorluğu’nda, ücretlilerin toplam nüfus içindeki yerinin yüzde 1’ler dolayında olduğunu ve Cumhuriyet Türkiyesine, ücretli emeğin sınırlı olduğu bir yapının devredildiğini söyleyebiliriz. Mirasın bir yönü de işçi kesimin niteliğine ilişkindir. Bu kesim, günümüz anlamında sanayi işçisi olmaktan çok; niteliksiz, tarım kesimiyle bağlarını koparmamış, yılın belirli dönemlerinde işçilik yapan, “işçi”den çok “köylü-işçi” terimiyle niteleyebileceğimiz özellikler taşıyordu (Makal, 1999; 38-41). Orhan Kemal köylü çokluktan işçi çokluğa geçiş sürecindeki köylü-işçiyi yazacaktır. İşçileşmeyi besleyen ana kaynak köylülük, kırdan kente göç eden köylüler olduğuna göre bunda şaşılacak bir yan yok
Tarımsal toplumda çalışma bedenseldi; tarım ve küçük zanaatkâr temelli çalışma ilişkileri kapitalizmin ücretli çalışma düzeneğine kapalıydı. Zanaatkârlar ve esnaf kapitalizmin çalışma mantığına direnirse önlerinde birkaç seçenek vardır: Asimile olmak, göç etmek yada katliam, tehcir, aşağılama gibi yollarla “temizliğe” tabi olmak. Bu, 20. yüzyılda tanık olduğumuz süreçlerdir. Tarımsal bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu Batılılaşma deneyiminden modernleşme sürecine adım atarken, bu sürece “birörnek seri üretime hayır” diyerek direnen zanaatkâr kesim, Avrupa tarihinin bir parçası/ uzantısı ve modernizm-demokrasi gereğince, acımasızca yok edilir. Çünkü “her gerçek demokrasi, yalnızca eşitlere eşit muamele değil, mantığın kaçınılmaz sonucu olarak eşit olmayanlara eşitsiz muamele ilkesi üzerine kuruludur. O halde ilkin türdeşlik, ikinci olarak heterojen olanın -gerektiğinde- elenmesi veya imha edilmesi, demokrasi kavramında içkindir. Bu prensibi resmetmek için modern demokrasilerin iki farklı örneğini birkaç kelimeyle anımsatalım: Yunanlılar’ı ülkesinden radikal bir şekilde ihraç eden ve ülkesinde gaddarca bir Türkleştirme politikası güden günümüz [1926 –İB] Türkiye’si ve göç yasası aracılığıyla istenmeyen yerleşimcileri ülkeden uzak tutan ve diğer dominyonlar gibi yalnızca right type of settler tanımına uyan göçmenleri kabul eden Avustralya Milletler Topluluğu. Demokrasinin siyasi gücü, yabancı ve eşitsiz olanı (das Ungleiche), türdeşliği tehdit edeni bertaraf etmeyi veya uzak tutmayı becermesiyle ortaya çıkar. (...) Eşitlik, 19. yüzyıldan beri, her şeyden önce, belirli bir ulusa aidiyet içinde, bir başka deyişle ulusal türdeşlik içinde var olmuştur” (Schmitt, 2006; 25). Bu süreçte devlet eliti “etnik olarak Türk değildi. Elbette elit tabaka Türkçe konuşuyordu. Türkçe konuşması yalnızca bir tesadüftü. Siyasal elit görece gerilemeden kurtulmanın yolunu arıyor ve dayanacağı bir etnik grup bulma gereğini duyuyordu. Siyasal elitin etnik bir gelin araması gerekiyordu. Anadolu köylülüğü buna uygundu. Gelin, çevresinde olup bitenlerin farkında değildi” (Gellner, 2005; 197).
Çokluk kavramına dikkat etmemiz gerekir. “Ulu beyin özdeşleştiği Osmanlı Devleti BİR iken, birbirinden kopuk halkın N kişi” (Divitçioğlu, 2008, 97) olduğunu fark etmişti. Makyavel de çokluk diye bir problemden bahsediyordu ve çözümü bulmuştu: Bu çokluk yönetilmek zorunda olan bir şeydi, biliniyordu. Kapitalistleşme/Modernleşme sürecinde yeni olan, bu çokluğun aynı zamanda sosyal emeğin toplamı olduğunun farkına varılmasıydı. Siyaset, Çokluk’ta büyük bir güç yoğunlaşması olduğunu çok eskiden bu yana biliyordu. Yeni olan, bütün üretim kudretinin orada olduğunu kabul etmek; ama bunun için ‘yeni’ bir yönetim erki planlaması gerekiyordu: Çokluğu Bir’in yasasına boyun eğdirmek. Siyaset, daha önce tanış olmadığı bir çokluk sorunuyla yüzleşmekten kaçmıyordu kaçmasına ya mesele bu kitleyi kalıba dökmekti: Ekonomi, mülkiyet ekonomisi mi yoksa siyaset ekonomisi üzerinde mi yükselecekti? Bugünden baktığımızda biliyoruz: Kapitalizmin doğmasını sağlayacak ekonomi, mülkiyet ekonomisiydi.
Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere Doğu’da özel mülkiyetin yokluğu tüm olguları belirliyor, toplumun gelişimine Batı toplumundan farklı bir güzergâh çiziyordu. Patrimonyal müdahaleyi görece önleyen daha güvenlikli vakıflar, birikmiş serveti aç gözlü sermaye yerine, kira kaynağı olmak üzere kullanarak patrimonyal ekonomiyle uyumluydu. Serveti hareketsizliğe boğan bu yapılanmada ekonomi, mülkiyet üzerinden değil, siyaset üzerinden işliyordu. Dolayısıyla da servet edinme aracı ekonomi değil, siyasetti. “Özel mülkiyet”in imtiyaz/kullanma hakkından öte gitmediği bu yapıda “tarihsel kapitalizm”in, eş deyişiyle tarihsel burjuvazinin gelişmesi, burjuva kültürünün Avrupa’dakine denk bir gelişimi söz konusu değildi. Ekonominin patrimonyal bir devletçe kontrol edilmesi ve yönetilmesi ortaçağ Avrupa feodalizmi ile önemli zıtlıklara yol açıyordu. Örneğin, askerler devlet bürokrasisi tarafından toplanıp finanse edilirken, Avrupa’da ordular ya kentliler ya da feodal beylerce donatılıyordu. Patrimonyal yöneticinin etrafında ortaya çıkan bürokrasiler, rasyonel kapitalizmde gelişen bürokrasilere de benzemeyecektir. Özel mülkiyet olmayınca sınıflar ve “mevcut toplumun şimdiye kadarki tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir” şeklinde özetlenebilecek sınıfların devrimci mücadelesi de olmayacaktır.
Kapitalizmde mülkiyet, daha önceki toplumsal formasyonlardaki gibi komünal değildir; devletin, topluluğun, ailenin, ayanların elinde değildir, tam anlamıyla bireyseldir. Bu, bireyin nihai ‘mülk’ü olan emek gücü için de geçerlidir. Her şey pazarda işlem görebilecek bir metadır; insanlar nesneleri alıp satabilirler, kendi emeklerini satıp başkasının emeğini de satın alabilirler. Herşeye parasal bir değer biçilir. Özetleyin, bireysel mülkiyet ve yaygın ücretli emeğin ortaya çıkması kapitalizmin en önemli karakteristiğidir. Kapitalist üretim tarzı için gereken emek hareketliliği, büyük ölçüde mülksüz bir proletarya kılığında ortaya çıkar.
Batı’daki mülkiyet biçimi, her an geri alınabilen imtiyazların yerini, sağlamlaşmış hakların alması demekti. Bu, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin temelidir; mülkiyet bir mutlaktır, kişinin belli bir mülk üzerindeki sahiplik hakları geri alınamaz ve herhangi bir metadan farksız işlem gören bu mülkiyet aktarılabilir. Toplumsal ilişkilerde bir dönüm noktası oluşturan bu ihlal edilemez mülkiyet hakkı, Osmanlı “mülkiyet” biçimine kesinlikle yabancı idi. “Osmanlı İmparatorluğu’nda tarımsal gelir üzerindeki herhangi bir hak iddiası “mülkiyet” olarak adlandırılabilir. Örneğin, vergi toplama hakkı, uzun vadeli iltizam ve mültezimlerin yan anlaşmalarla vergi hakkını ikinci şahıslara devretmesi, farklı imtiyazların ve koruma biçimlerinin söz konusu olduğu mülkiyet türleridir” (Arıcanlı, 1998; 129).
Köylü toplumunun karakteristik özellikleri toprak mülkiyeti biçimi, servet intikali, coğrafi hareketlilik ve sosyal hareketlilik kalıplarında görülür. Bu toplumsallığın temel özelliklerinden biri de belli bir kişiye hak olarak geçen mutlak bir toprak mülkiyetinin olmamasıdır. “Köylü toplumu, ancak bir devletin, başka bir deyişle egemen hiyerarşinin, belirli “köylü” topluluğuna hükmeden dışsal bir siyasal iktidarın bulunduğu yerlerde var olabilir” (Macfarlane, 1993; 21). Siyasal ve ekonomik alanın birbirinden ayrışmadığı Osmanlı İmparatorluğu, köylü toplumunun üzerinde yükseliyordu.
Spinoza dışsal bir güce gerek yok, bu kuvvet zaten toplumun içinde var diyor. Dışarıdan bir araca gerek yok, para da ordu da içeridedir, dolayısıyla bir yönetim erkine ihtiyaç kalmamıştır. Yönetim erki üretken olmayı bırakır. Spinoza belli bir mesafesi kat edilmiş yolun yolcusu olarak bunları dile getiriyordu. Yolun başındakiler ise, yolun ucunu açıklıkla göremiyorlardı. Ranciére’le birlikte söylersek: Spinoza ise, “ultimi barbarorum (barbarların en önde gideni) dediği, kıyıları olmayan modernliğe öncülük etmiş kendi tacir ulusunun yurttaşlığının cinai kudurganlığını” (Ranciére, 2007; 42) görmüştü.
Türkiye’de ücretli emeğin, işçi çokluğun tarihini yazanlar Halit Ziya Uşaklıgil, A. Şinasi Hisar, A. Hamdi Tanpınar, Demir Özlü, Leyla Erbil’de bulamadıklarını Orhan Kemal’in roman ve öykülerinde olanca yalınlıklarıyla nüvesini bulabilirler. Şehirde yeni yoksulluk ve yoksullar bir öyküden bir öbürüne kurucu öğedir. Yumuşak, munis, olağanlığınca üstlenilmiş, romanlarda ise yer yer melodrama kaçan bir yoksulluktur bu edebiyatın omurgasını kuran; kanırtıcı acılar, şiddet, kötülük dünyasında da değilizdir. Patates baskıcı Şerif Mardin başta olmak üzere kimileri edebiyat ile kötülük arasında doğrudan bir ilişki kurup kestirmeden “kötülük yoksa iyi edebiyat da yoktur” diyebilir (Bingül, 2006). Şu kadarını söyleyelim: “Kötü duygular”a bel bağlamak, kötülük, şeytanlık, vb. taslamak yetmez “edebiyat”a dahil olmak için (Derrida, 2006, 174).
Bir çokluk; hele hele ki teki, özeli, bireyi merkeze alan, piyasa toplumunun bir ürünü ve malı olan romanda yazıya gelebilir mi? Bir çokluku anlatmak için icat edilmemiş romanın çoklukla ilişkisizliğini bir alt başlıkla işlememiz çok yerinde olurdu. Bunu edebiyat/roman kuramcılarına havale ediyorum, şimdilik.
Orhan Kemal “Ekmek Kavgası” (1949) adlı ilk kitabından başlayarak bütün eserlerinde; uzun mesafeli çalışan tüccarlar hariç tüm zengin tebaayı bir üçkağıtçı, tefeci ya da ağırlık ve diğer ölçülerde hileye başvuran bir düzenbazlar sürüsü gibi gördüğü izlenimini edindiğimiz Osmanlı yönetiminin tüm imparatorluk sakinlerini adlandırması gerektiğinde en çok başvurduğu ifade biçimlerinden birisi: “reaya fukarası”nın (Faroqhi, 2008; 243) cumhuri varyasyonunu anlatmış; ekmek peşinde koşan küçük adamları, kafasındaki en önemli meselenin günlük rızkını çıkarmak olan çevreleri, “Küçük Adamın Günlük Yaşayışı” temasını işlemişti. Orhan Kemal biraz da içinden geldiği hayatın karşısına çıkardığı fırsatlarla, 1940’ların sonlarında belirmeye başlayan yeni bir çokluğun en alt tabakalarına yöneldi. Seyyar satıcılar, ameleler, zanaat erbabı, küçük memurlar, köyden kopmuş rençberler, dilenciler, çöpçüler, viranelerde etlerini satan küçük kızcağızlar, vapurlarda gösteriler yapıp para kazanmağa çabalayan çocuklar, günübirlik yaşayan delikanlılar, başıboş avareler, işlerinden atılmış memurlar, şehre konan “gurbet kuşları” köylüler ve daha nicesini anlatırken toplumun en kuytu köşelerine, kenar mahallelere, semt kahvehanelerine, hapishanelere, Beyoğlu’nun şüpheli yan sokaklarındaki fuhuş piyasasına, Adana’nın pavyonlarına, gecekondu ve virane evlere yaklaşır. Osman Cemal Kaygılı, M. Ş. Esendal ve Sait Faik kısmen değinmeye çalıştıysa da, şurda burda işsiz kalan ırgatların, mapusane çilekeşlerinin, üç-beş kuruş kazanan küçük memurların, emeklilerin, kimsesiz çocukların, tütün ve iplik fabrikalarında ter döken genç kız ve delikanlıların, iplik bükme makinelerinin başında yorgunluktan uyuyan el kadar çocukların, ‘küçük adamlar’ın, mavi tulumlu akıllı-akılsız, uyanık-uyur emekçilerin, mahalle kabadayılarının, kahvehane sakinlerinin, top peşinde koşturup okuldan tastikname alanların, ‘artiz’lik heveslilerinin hayatlarına kalem uzatan gerçek bir halk yazarı Orhan Kemal’e ve 1950’lere gelene kadar edebiyatımız, hiç bir zaman bu kadar geniş bir çevreyi ve kalabalığı içine almamış, İstanbul’un dar sınırlarından bu ölçüde ayrılmamış, yerli gerçeklere bu kadar geniş ölçüde yaklaşmamıştı. “Hikayecilerimizin çoğu büyük şehirlere dökülen bu küçük adamlar kalabalığı içinden kendi anlayış ve zevklerine uygun kişileri seçerlerken, Orhan Kemal, hiçbir ayıklama ve seçme yapmadan Çukurova’nın fabrika ve tarım işçilerinden başlayıp kasabaların küçük adamlarına, oradan da büyük şehrin kenar mahallelerini dolduran kalabalığa kadar uzanı”r (Alangu, 1965; 381).
50’lerin başından itibaren traktörün köylere girişiyle birlikte, “reaya/sürü” olarak adlandırılması uygun görülen bir çokluk tarzı köylülerin köyden kentlere göçü hızla arttı. Bunun sonucunda köy ile kent arasındaki geleneksel denge bozuldu. Bir köy öğretmeni Mahmut Makal Türk edebiyatının yüzyıllar sonra da dönüp okunacağından hiç kuşku duymadığım, bütünüyle orijinal “Bizim Köy” adlı minyatürist 'roman'ıyla söz alarak içinden çıktığı köylü çoklukun zorlu hayat şartlarını kaleme aldı. “Köy edebiyatı” diye nitelendirilip burun da kıvrılan bu yazı pratiğinin Türk edebiyatında bir yenilik olduğu görülmedi. Ardından köy romanı eski yaygınlığını yitirdi; Türk ‘roman’ı olası bir çıkışı terk etti.
Toplumsal dönüşüme tanık olan Orhan Kemal tam da bu dönemde ilk öykülerini, romanlarını yazmaya başlayacaktır: Köylü-çokluktan işçi-çokluka geçişin adayı şehrin alt grupları ve toprağından kopup şehre düşmüş mülksüzler, yarı mülksüzler, köylü-işçiler, muhacirler onun edebiyatında boy gösterir. Gerçi bu küçük insanlar Osman Cemal Kaygılı’nın öykülerinde sahneye çıkmışlardır çıkmasına ama, çok dinli Osmanlı’dan miras meddah ve Karagöz’ün anlatım özellikleri bütün bütüne diplere çekilmemiştir henüz. Ana hatlarıyla dendikte, bu geleneksel anlatı izleri, çokluk fikrine kapıları kapalı bir edebi tarz olan roman türünde kalem sallayan Orhan Kemal’de ola ki bulunursa, bu, çok çok diplerden hissedilir. Roman kişileri meddahla aynı Konuşma-sahnesinde buluşurlar: konuşurlar. Konuşma Orhan Kemal öykülerinin, romanlarının hemen hemen tümünde yer alır. Gürpınar’ın, Kaygılı’nın meddahvari konuşması gerilerde kalmıştır; Karagöz perdesinden, meddahın sahnesinden sokağa, yoksul evlerin mutfaklarına, fabrikaya, kahvehane önlerine inmiştir. Şaşırtmacanın, tuhaf rastlantıların, akıl almaz olayların gerçekdışı dünyasında değil, toplumsal yaşamın gündelik oluntuları arasındayızdır. Toplumsal yaşamın gündelik hali gözümüze kakılmaksızın, orada, o haliyle, mümkün olduğunca müdahalesiz verilir. Ferit Öngören’in dikkat ettiğince, “Orhan Kemal, konularına bir kahvehane penceresinden bakar gibidir. Konularına bir aydın bilgiçliği ile eğilmeyişi ayırıcı özelliklerinden. Topluma, geçmişe, geleceğe çekidüzen vermeye yeltenen buyuran bir bürokrat bakışı hiç yok. (...) Bir kurumdan, bir dernekten değil de halkın arasından, sözgelimi bir kahveden bakıyor’ (Öngören, 2006; 19). Bir çokluk dile geliyor..
Tanzimat’tan 1950’lere Türk edebiyatında etik, estetiğin her zaman önünde gelmiştir. Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Nazım Hikmet, Ziya Osman Saba, Sait Faik, Oktay Akbal’a değin Orhan Kemal’de de etik tutum önde, estetik daha geri planda hissettirir kendini. 50’lilerin ortalarından itibaren kalem oynatmaya başlayan Leyla Erbil, Ferit Edgü, Demir Özlü, Bilge Karasu, Tomris Uyar vd. yazarlarda estetik, yazınsallık öne çıkar. Etik-estetik yarışı ayrı bir uzun yazıyı hak ediyor ya, şimdilik şu kadarını not ediyorum: Orhan Kemal edebiyatında “estetik” yan az biraz geri plandadır. Bu yanıyla onun yazdıklarını okurken aramızda hep bir mesafe hissetmişimdir. Hâlâ da öyle. Edebiyat nedir? Orhan Kemal’in edebî değeri? Daha pek çok soru sorulabilir. Edebi ölçütler, değerler gelen günle değişir; Orhan Kemal, hikayeleri başta olmak üzere, ‘dünya’ değerindedir.
Ben şunu sormayı yeğliyorum: Orhan Kemal’in yazdıklarını yok etsek, ne olur? -Aman Allah’ım! Orhan Kemal yazdıklarını yazmasaydı yada varsayım bu ya, Orhan Kemal’in yazdıklarını yok etme imkanımız olsa, edebiyatımız eksilir mi? İçimiz yanar mi? Evet eksilir; evet, bir yanımız kopar.
Ele alacağımız toplumsal arkaplan Orhan Kemal'in öyküleri, romanları ile tam bir uyuşum içindedir. Ne demek istiyorum? Bu arkaplan, çocukluğumun yaz tatillerinde birlikte koyun güdüp serçe avladığımız, askerlik sonrası ise göçtüğü İstanbul’da Orhan Kemal’in öykülerinde yer alacağı bir fabrikada işçilik yapan dayımın oğlu Firzan ve Türk öykücülüğünün başyapıtlarından Füruzan hariç, Ferit Edgü, Demir Özlü, Leyla Erbil, Bilge Karasu vd.'nin öyküleri için pek geçerli değildir (!) Bir çokluğun hikayesidir anlatılan, yazılan. Bir çokluk söze gelir, Orhan Kemal’in eliyle söz alır. Bu, Türk edebiyatında yenidir, ilktir ve sanırım da tektir. –“Edebiyatımızda işçilerden söz açan bir yazarın yetişmesi rastlantıların sonucudur. Orhan Kemal fabrikalarda çalışmamış olsaydı işçilerden söz açan hikayelerini, romanlarını yazabilir miydi?” (Fethi Naci, 1981; 333).
Yeni bir hayat biçimlenmektedir 50’li yılların Türkiye'sinde. Bu yeni hayatın tanıklığına Ziya Osman Saba yeterince değinemez, ister, nüfuz edemez. Oktay Akbal o döneme kayıtsız kalmamıştır: Özenli bir türkçeyle, estetize edilmeye teşne yazlık sinemalarla o yeni hayata kalemiyle eşlik edecektir, gelin görün ki önce ekmekler bozulmuştur; belki de buna duyarsız kalamadığı için Garipler Sokağı'nı yazar, bu yanıyla Orhan Kemal’le ortak izdüşümleri görüveririz. Orhan Kemal estetize etmeye yönelmez; estetik kaygı etik kaygıların -yok denecek kertede- çok berisindedir.
Bir çokluğun yazarıdır dedim Orhan Kemal için. Esendal, Kaygılı, S. Faik değil miydi? Sanırım hayır. Onlardaki küçük adamlar bir çokluk olarak çıkmazlar karşımıza öykünün içinden. Hayatın içindendirler belki, doğru da, teklik, hafiflik, uçuculuklarıyla çıkarlar karşımıza. Kaygılı’nın, M. Ş. Esendal’ın, Sait Faik’in kişileri, insanları yeni hayata henüz maruz kalmamışlar, “toprak medeniyeti”nin (bak: M. Ş. Esendal, Nurettin Topçu) mahsulüdürler hâlâ. Yeni bir çokluğun tini, eşelenirse, üzerindeki günlük hayat örtüsü şöyle bir kaldırılınca görülüverecektir Orhan Kemal öykülerinde. Bu öykülerde yaşam uğraşına giren insanlar gerçi “mesut insanlar fotoğrafhanesi”nde değildirler, ama hâlâ mesutturlar, onca yoksulluğa, kirbit yakmamak için gaz lambasından sigara yakmalarına karşın.
II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, günlük nafakasının peşinde koşan, iniş çıkışlardan azade, kolaycana mutlu olan sıradan adam edebiyatın konusu olur. Henüz kalabalıktan rastgele çekilmiş bir kişi değil, çokçası bir model uyarınca sayfaya alınmıştır sankileyin. Ziya Osman Saba’da, S. Kudret Aksal’da, Attila İlhan’ın “Sokaktaki Adam”ında (1951) sivriltilerek edebi metinlere giren “Küçük adam” figürü yalnızca hikayede değil şiirde de kendine yer bulur. 1950’lerde Dıranas’ın Fahriye Abla’sı gibi, tek tek çeşitli örnekler dışında, Garip şiiri ve hele hele o nefis Metin Eloğlu şiiri silme “küçük adam”la kurulmuştur. Turgut Uyar’ın dikkatimi çektiği üzre, Garip şiirinde “küçük adam” soyut, düşünülmüş, tek tip, “anonim” iken, Metin Eloğlu’nda, Behçet Necatigil’de “küçük adam” bir tarihi ve coğrafyası olan “adam”dır (Uyar, 2009; 686). İşçi çokluğa evrilen küçük adam Orhan Kemal’in yapıtlarında tarihini ve coğrafyasını bulmuştur.
Köylü çokluktan işçi çokluğa geçişte henüz alışamadığımız, zamanı kullanmak vb. gereklerine uy(a)madığımız, tadına varmakta zorlandığımız, dayattığı yoksunluklara katlanamadığız, kendimize pek de uymayan işlere zorlandığımız, hatta hatta kutsallığını yitirmiş, bir ‘yeni hayat’ sunan ücretli çalışma; altı yüz yıl boyunca deneyimlediğimiz maddi manevi tüm hayatın karşısına dikilir. Orhan Kemal’le birliktedir ki, uç veren “küçük adam”, artık bir tarihin ve coğrafyanın adamıdır; o, artık soyut “küçük adam” değil, somut kalabalıktır, dahası siyasal özne olmaya aday yeni bir üretici işçi-çokluktur.
Orhan Kemal, edebiyatını boydan boya kat eden bu işçi-çoklukla birlikte Türk edebiyatına ‘adalet’ kavramını sokar. Adalet, grekçesiyle dikê, tam türkçesiyle “şeriat yerini bulsun”, nasıl tesis edilmeli? Jacques Ranciére Filozof ve Yoksulları’nda Marx’ın neden hayali adalet koruyucusu Don Kişot’a değil de gerçekçi Sanço’ya kızdığını sorar.
‘Söz’ün adaleti, türkçede, Orhan Kemal’de tecelli eder.
Homeros manzumelerinde büyük ve yüce olaylar, çok daha belirgin ve kati bir şekilde egemen bir sınıfın mensupları arasında cereyan eder. Hayat sırf egemen sınıf arasında akar, gayrı egemenler ancak bu sınıfın hizmetkârları rolünde sahnede yer alırlar. Savaşlar sadece egemen sınıfın içindeki farklı gruplar arasında yaşanır. Sözel geleneğin malı olmasına karşın kültürel bilgilerin ve değerlerin yazılı aktarımının geçer akçe olduğu geçiş döneminde yazıya geçirilen Homeros’un Odysseus’unda, E. Meiksins Wood’un (Wood, 2008) dikkatimi çektiği üzre, ahlaki bir ilke olarak adalet kavramı yoktu. “İşler ve Günler”de asillerden değil de, köylülerden bahseden, Homeros’un yakın çağdaşı Hesiodos ise, ayrıcalıklı yargı yetkisini kullanarak köylüleri sömürmek için namussuzca kararlar veren, hediye-yiyen veya rüşvetleri yutan üç kağıtçı beylerin mutlaka hak ettikleri cezayı almalarını dikê’nin, adaletin sağlayacağı uyarısında bulunur.
İbn Arabî’ye atfedilen bir tabirnamede, “daima nafakasını ve günlük yiyeceğini düşünen ve aklı fikri onunla meşgul olan” yoksulların rüyalarına (diline, sözüne) fazla kulak asmamak gerektiği yazılır. Yunus Emre düpedüz “başında aklı olan ücret ile iş etmez” yazarak ücretli çalışanları “akılsız” sayar. Eski Yunan ve Roma düşüncesi de kol emeğine, ücretli çalışmaya olumlu bakmaz; “çift hane” temelli, küçük üreticiliğe dayanan Osmanlı yönetimi de ırgatlaşmanın ve de sermayenin önünü keser. Yok edilmesi gereken kapitalizmden ve sermayeistlerden fersah fersah uzak bu zihniyet, emeği, emekçileri hor görmeyi hedeflemez elbette, ücretli çalışmanın öreceği hayatın sakıncalarını, tehlikelerini hedefler naçizane iyimser bakışla. Benim sindirmekte zorlandığım, otorite formlarını ve köleleştirme söylemlerini eşi görülmemiş bir mükemmellikle yontmuş bir çağın içinden, kapitalizmin kalbinden, emeğe saygı duyarak dışlama üç kağıdının virtüözleri arasından sıyrılma becerisine sahip olup, “işçilerin konuşma tarzlarını yazılı dile karşı sürmek gericiliktir” yazan üstad Adorno’nun Minima Moralia’da yazdıklarıdır. Ona göre, boş zaman, hatta gurur ve kibir, üst sınıfların diline belli bir bağımsızlık verir; efendilerin çıkarlarına hizmet etmeyi reddeder bu dil, oysa yönetilenlerin dili sadece tahakkümün izini taşır ve bu yüzden de sakatlanmamış sözün onu hınç duymadan kullanacak kadar özgür olan herkese vaat ettiği adaletten yoksun bırakır onları: “Açlık belirlemiştir proleter dilini. Yoksullar karınlarını doldurmak için sözcükleri çiğnerler. Dilin nesnel ruhundan bekliyorlardır toplumun kendilerine vermediği güçlü besini; ağızları sözle dolu olanların dişlerinin arasında başka bir şey yoktur. Böylece dilden öç almaya yönelirler. Onu sevmeleri yasaklanmış olduğu için dilin gövdesini zedelemeye yönelir ve böylece kendi maruz kaldıkları sakatlanmayı...” (Adorno, 1998; 105).
1953 yılında, “Notlar: Gene Şive Taklidi” adlı yazısında Orhan Kemal sorar: “Biliyorsunuz, edebiyatımızın hikaye ve roman tarafı başlangıçtan bugüne kadar, öz dillerini iyi konuşan azınlığın maceralarıyla dolu. Berikilerse hiç öyle değil. Perişan üst başları ve perişan dilleriyle hikaye ve romanlarımızda yeni yeni görünmeye başladılar. Bu kadarına olsun izin yok mu?” (Orhan Kemal, 2007c; 145-146)
İşte Orhan Kemal’de 1940’ların sonunda yeni yeni belirmeye başlayan, ücretli emeğiyle günlük nafakasını temin eden bir çokluk, işçi çokluk kendi öz diline kavuşur –edebiyat cumhuriyetinin kısıtları içinde! Orhan Kemal’le birlikte Türk edebiyatına yepyeni bir Adalet arayışı girer. Böylelikle Orhan Kemal yalnızca edebiyat tarihinde değil, hukuk tarihinde de Ebussuud Efendi ve Ahmet Cevdet Paşa’nın sonrasında yerini alır. Umuyorum ki, gelecekte edebiyat tarihçileri, roman kuramcıları, dilbilimciler, karşılaştırmalı edebiyatçılar vs. dışında susturulmuşlar, hak talep edenler, adalet arayıcılar, edebiyat hak arama sanatıdır diyenler Orhan Kemal’de bugün göremediklerimizi göreceklerdir.
2000’li yılların ruhumu daraltan Türkiye’sinden baktığımızda, paradoksal biçimde, Orhan Kemal’in Türk edebiyatına emanet ettiği bu “hece taşları” bugünümüzün eleştirisi, geleceğimizin teminatıdır diyebiliriz.
Çokluğun Yazarı
Etimolojik kökeni eski Roma’ya kadar uzanan proleter terimi, önceleri çalışan bir tabaka iken, köleliğin girişiyle birlikte çalışma hayatının ve toplumun dışına sürülen; mutlak bir yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilip ancak imparatorluğun ordusuna asker adayı doğurmaları ve bakımlarını yapmaları karşılığında aldıkları yiyeceklerle yaşamlarını sürdürenleri betimliyordu. Bu anlamıyla “proleter”; üretenler, savaşanlar ve dua edenlerden oluşan toplumun savaşanlar sınıfına dahildi, üretenler sınıfına değil. Sanayi toplumda ise, özetle, sahip oldukları emeğin ücretli emek kılığında sermayeye dönüştürülmesi sürecine dahil olarak üreticiler sınıfını oluşturan çokluğa proleter denecektir.
Roma’nın süreğeni Osmanlı’nın klasik dönem metropollerinde “hücre” (çoğulu “hücerat”) tipi konutlarda çok geniş bir kentli mülksüz kitlenin barındığını görüyoruz. Öyle ki, Edirne’de bu tür bazı odalarda barınanların vergiden muaf (“avarızdan ve tekalif-i örfiyeden muaf”) oldukları da görülüyor (Tanyeli, 1996; 67). Vergi bile veremeyecek düzeyde bir gelir durumuyla hayata tutunan, latince “proleter” diyebileceğimiz bir kesimle karşı karşıyayız. Minimal koşullarda barınan bir mülksüz kitlenin varlığına pek de şaşırmamalıyız. Tersine, her gün düzenli olarak binlerce kişiye bedava yemek dağıtan imaretlerle dolu dev bir kent İstanbul’da ve diğerlerinde bu yemekleri kimlerin yediğini sormalıyız. Ortada hiç kuşkusuz bir hayırseverlik edimi vardır, ama bir o kadar da hayra muhtaç bir kitle vardır. Ortaçağ ve sonrasının Avrupa kenti ise kendi “lümpen”lerinden, “proleter”lerinden kurtulmak isteyen bir kenttir; Braudel’in deyişiyle “burjuva vahşeti”, beslenecek ekstra boğazlara tahammül etmemiştir. Klasik Osmanlı sistemi tam aksine, Antik Roma’dakine benzer biçimde, onları barındırıp beslemektedir. Özellikle en büyük ve en kalabalık kent olan İstanbul’da devasa boyutlarda olduğunu tahmin ettiğimiz bir “artık nüfus” görünürde hayır sahipleri, gerçekteyse kamu kaynakları aracılığıyla düpedüz “iaşe ve ibate” edilmektedir.
“Burjuva vahşeti” Türkiye’nin gündemine 1908 “devrimi” ile gelecektir. Ziya Gökalp’in çömezi Tekinalp “sapsağlam yüzbinlerce insan boş ve tufeyli” duruyor diyerek duyduğu huzursuzluğu şöyle dile getiriyordu: “Hiçbir kıymet istihsal etmeyen ve toplumumuz için zararlı olan bu tufeyliler, sayısız tembeller, koca şehri kaplamıştır. Bunların yüzünden memleket ekonomisi hastadır. Ötede beride bir sürü aylak kundura boyacısı, ufak tefek işporta eşyası satan insanın gerçek istihsal işlerinde kullanılması gerekmektedir” (zikreden Avcıoğlu, 1978; 203-204). Hemen ardından “halkçılık” yeni rejimin ‘ok’larından biri olacaktır.
Latince’de proles (zürriyet) ve proletarius (zürriyetinden gayrı bir şeyi olmayan) adıyla anılan, modern çağda ise proleter(ya) denen bu adsız çokluk, bir toplumsal kategoriden ziyade bir tekil çokluğun, Ockham’lı William’ın “Entia non sunt praeter necessitatem multiplicanda” (Varlıklar gerekmedikçe çoğaltılmamalıdır) demesine karşın, hiç durmaksızın kanunsuz ve denetlen(/e)mez bir biçimde üreyip çoğalan ve bu yüzden mutabakattan dışlanması gereken, mutabakatın olabilmesi için dışlanması yada dönüştürülmesi gereken çokluğun adıdır. Çokluğun üremesine göz yumulmuştur; ardından, siyasal mutabakat sağlanınca, arkasında övünülecek bir soyun sopun değil sayısız kuşağın ağırlığını taşıyan, ister köylü ister işçi kimliğine sahip olsun, halk diyebileceğimiz bu çokluk, göz ardı edilmiştir. Yönetilen çoklukların kaderini, kendi politik faaliyetlerinden çok, egemen bloklar arasında cereyan eden çatışmalar belirledi. Çokluk; devlet politikaları, yönetim tarzları arasındaki siyasal çatışmalarda sonucu doğrudan etkileyecek ölçüde etkin olamadı.
“Halk” (“people”) teriminin siyasal anlamı üzerine yapılacak her yorum yolun başında şu gerçeği görmelidir, diyor Agamben: Modern Avrupa dillerinde “halk” aynı zamanda da daima yoksulun, mirassızların ve dışlanmışların adıdır. Dolayısıyla tek bir terim hem belirleyici/kurucu siyasal özneye hem de jure (hukuken) olmasa bile de facto (fiilen) siyasetten dışlanan sınıfa işaret ediyor. Tıpkı siyaset dilinde olduğu gibi konuşma dilinde de, İtalyanların popolo’su, Fransızların peuple’ü, İspanyolların pueblo’su, hem üniter bir siyasal beden olarak vatandaş topluluğuna hem de altsınıf üyelerine işaret ediyor. İngilizcedeki “people” sözcüğü de, zengin ve soyluların karşıtı olan “sıradan halk” anlamını muhafaza ediyordu. Fransız Devrimi sırasında dışlanmış bir sınıf olarak anlaşılan “halk” terimi, talihsizlik ve umutsuzluk ile eşanlamlıydı; nitekim Robespierre hep “le peuple, les malheureux m’applaudissent” (halk, mutsuzlar beni takdir ediyor) diyordu. “Halk” Bodin’in (1530-1596) Cumhuriyet’inde demokrasinin ya da état populaire’in (halk devleti) tanımlandığı bölümde de iki anlamıyla kullanılıyordu: Egemenliğin sahibi unvanına sahip olan peuple en corps (kamuoyu), siyasal iktidardan dışlanması gereken menu peuple’den (alt-sınıf halk) ayrı tutuluyordu (Agamben, 2001; 229-230)..
Türkiye’de halkçılık ideolojisi, kökenleri itibariyle 20. yüzyıl başlarına, İttihat ve Terakki dönemine kadar uzatılabilir. Ne var ki 1912-1922 yıllarında ardarda gelen Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi’nden sonra, siyasal elit tek parti dönemi boyunca (1920-1946) “halk” üzerine kafa yorabilecektir. Ulus=Halkın kim olduğuna karar verildikten sonra, “Halk”a köylü çokluk mu yoksa işçi çokluk olarak mı tahammül edilecektir? Bu sorunun yanıtı, Türkiye’de işçi-oluşun anlaşılması açısından son derece önemlidir. Kemalizmin altı okundan biri olan “halkçılık” 1920-1946 yılları boyunca sürekli değişime uğramıştır. Köylü çokluk ile işçi çokluk arasındaki 1908’de başlayan git-geller, ne yapacağına tam karar veremeyen katilin öteye beriye bıraktığı ip uçlarının izine düşen dedektife “Allah kolaylık versin” dedirtecek kertede karışık, yönü titrek zikzaklarla doludur. Ta ki 1946’ya dek. 13 Temmuz 1947’de İstanbul gazeteleri Marshall Planı ve İstanbul’un ilk gecekondularının fotoğrafını yayınlar. 1949’da Orhan Kemal söz alır, ilk kitabını yayınlar: Ekmek Kavgası.
1913-1915 Sanayi sayımı sonuçları, Osmanlı sanayi kesiminde daha çok tarımsal ürünler işleyen, çevirici güç kullanımı ve teknik düzey itibariyle geri ve küçük ölçekli işletmelerden oluşan bir yapı arzediyordu. Hines ve arkadaşları 1933-1934 yıllarında yaptıkları bir çalışmada bu mirasın temel özelliklerinin Cumhuriyet Türkiyesinde hâlâ varlığını sürdürdüğünü ifade ediyordu: “Cumhuriyet idaresi, memleketin büyük nüfus kitlesini ancak aşağı bir maişet seviyesinde tutabilecek iktisadi bir teşkilat devralmıştı (...) İstihsal usulleri, kullanılan vesaitin ve edevatın ve insan ve hayvan kuvvetinin tip ve şekilleri ve nüfusun umuminin esas kitlesini teşkil eden halk tabakasının yaşayış tarzı umumiyet itibarile mütalea olunursa; asırlardan beri değişmemiş gibidir.” Osmanlı imparatorluğu iktisadi yapının bir türevi olarak, nicel ve nitel açıdan belirli özellikler taşıyan bir bağımlı çalışanlar (ücretli emek) kitlesini de Cumhuriyet dönemine miras olarak bırakmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi kesimin nicel varlığını açıklığa kavuşturmak için Ahmet Makal’ın sunduğu sayısal verileri uzun uzun aktarmayacağım. Sonuç itibariyle: Osmanlı İmparatorluğu’nda, ücretlilerin toplam nüfus içindeki yerinin yüzde 1’ler dolayında olduğunu ve Cumhuriyet Türkiyesine, ücretli emeğin sınırlı olduğu bir yapının devredildiğini söyleyebiliriz. Mirasın bir yönü de işçi kesimin niteliğine ilişkindir. Bu kesim, günümüz anlamında sanayi işçisi olmaktan çok; niteliksiz, tarım kesimiyle bağlarını koparmamış, yılın belirli dönemlerinde işçilik yapan, “işçi”den çok “köylü-işçi” terimiyle niteleyebileceğimiz özellikler taşıyordu (Makal, 1999; 38-41). Orhan Kemal köylü çokluktan işçi çokluğa geçiş sürecindeki köylü-işçiyi yazacaktır. İşçileşmeyi besleyen ana kaynak köylülük, kırdan kente göç eden köylüler olduğuna göre bunda şaşılacak bir yan yok
Tarımsal toplumda çalışma bedenseldi; tarım ve küçük zanaatkâr temelli çalışma ilişkileri kapitalizmin ücretli çalışma düzeneğine kapalıydı. Zanaatkârlar ve esnaf kapitalizmin çalışma mantığına direnirse önlerinde birkaç seçenek vardır: Asimile olmak, göç etmek yada katliam, tehcir, aşağılama gibi yollarla “temizliğe” tabi olmak. Bu, 20. yüzyılda tanık olduğumuz süreçlerdir. Tarımsal bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu Batılılaşma deneyiminden modernleşme sürecine adım atarken, bu sürece “birörnek seri üretime hayır” diyerek direnen zanaatkâr kesim, Avrupa tarihinin bir parçası/ uzantısı ve modernizm-demokrasi gereğince, acımasızca yok edilir. Çünkü “her gerçek demokrasi, yalnızca eşitlere eşit muamele değil, mantığın kaçınılmaz sonucu olarak eşit olmayanlara eşitsiz muamele ilkesi üzerine kuruludur. O halde ilkin türdeşlik, ikinci olarak heterojen olanın -gerektiğinde- elenmesi veya imha edilmesi, demokrasi kavramında içkindir. Bu prensibi resmetmek için modern demokrasilerin iki farklı örneğini birkaç kelimeyle anımsatalım: Yunanlılar’ı ülkesinden radikal bir şekilde ihraç eden ve ülkesinde gaddarca bir Türkleştirme politikası güden günümüz [1926 –İB] Türkiye’si ve göç yasası aracılığıyla istenmeyen yerleşimcileri ülkeden uzak tutan ve diğer dominyonlar gibi yalnızca right type of settler tanımına uyan göçmenleri kabul eden Avustralya Milletler Topluluğu. Demokrasinin siyasi gücü, yabancı ve eşitsiz olanı (das Ungleiche), türdeşliği tehdit edeni bertaraf etmeyi veya uzak tutmayı becermesiyle ortaya çıkar. (...) Eşitlik, 19. yüzyıldan beri, her şeyden önce, belirli bir ulusa aidiyet içinde, bir başka deyişle ulusal türdeşlik içinde var olmuştur” (Schmitt, 2006; 25). Bu süreçte devlet eliti “etnik olarak Türk değildi. Elbette elit tabaka Türkçe konuşuyordu. Türkçe konuşması yalnızca bir tesadüftü. Siyasal elit görece gerilemeden kurtulmanın yolunu arıyor ve dayanacağı bir etnik grup bulma gereğini duyuyordu. Siyasal elitin etnik bir gelin araması gerekiyordu. Anadolu köylülüğü buna uygundu. Gelin, çevresinde olup bitenlerin farkında değildi” (Gellner, 2005; 197).
Çokluk kavramına dikkat etmemiz gerekir. “Ulu beyin özdeşleştiği Osmanlı Devleti BİR iken, birbirinden kopuk halkın N kişi” (Divitçioğlu, 2008, 97) olduğunu fark etmişti. Makyavel de çokluk diye bir problemden bahsediyordu ve çözümü bulmuştu: Bu çokluk yönetilmek zorunda olan bir şeydi, biliniyordu. Kapitalistleşme/Modernleşme sürecinde yeni olan, bu çokluğun aynı zamanda sosyal emeğin toplamı olduğunun farkına varılmasıydı. Siyaset, Çokluk’ta büyük bir güç yoğunlaşması olduğunu çok eskiden bu yana biliyordu. Yeni olan, bütün üretim kudretinin orada olduğunu kabul etmek; ama bunun için ‘yeni’ bir yönetim erki planlaması gerekiyordu: Çokluğu Bir’in yasasına boyun eğdirmek. Siyaset, daha önce tanış olmadığı bir çokluk sorunuyla yüzleşmekten kaçmıyordu kaçmasına ya mesele bu kitleyi kalıba dökmekti: Ekonomi, mülkiyet ekonomisi mi yoksa siyaset ekonomisi üzerinde mi yükselecekti? Bugünden baktığımızda biliyoruz: Kapitalizmin doğmasını sağlayacak ekonomi, mülkiyet ekonomisiydi.
Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere Doğu’da özel mülkiyetin yokluğu tüm olguları belirliyor, toplumun gelişimine Batı toplumundan farklı bir güzergâh çiziyordu. Patrimonyal müdahaleyi görece önleyen daha güvenlikli vakıflar, birikmiş serveti aç gözlü sermaye yerine, kira kaynağı olmak üzere kullanarak patrimonyal ekonomiyle uyumluydu. Serveti hareketsizliğe boğan bu yapılanmada ekonomi, mülkiyet üzerinden değil, siyaset üzerinden işliyordu. Dolayısıyla da servet edinme aracı ekonomi değil, siyasetti. “Özel mülkiyet”in imtiyaz/kullanma hakkından öte gitmediği bu yapıda “tarihsel kapitalizm”in, eş deyişiyle tarihsel burjuvazinin gelişmesi, burjuva kültürünün Avrupa’dakine denk bir gelişimi söz konusu değildi. Ekonominin patrimonyal bir devletçe kontrol edilmesi ve yönetilmesi ortaçağ Avrupa feodalizmi ile önemli zıtlıklara yol açıyordu. Örneğin, askerler devlet bürokrasisi tarafından toplanıp finanse edilirken, Avrupa’da ordular ya kentliler ya da feodal beylerce donatılıyordu. Patrimonyal yöneticinin etrafında ortaya çıkan bürokrasiler, rasyonel kapitalizmde gelişen bürokrasilere de benzemeyecektir. Özel mülkiyet olmayınca sınıflar ve “mevcut toplumun şimdiye kadarki tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir” şeklinde özetlenebilecek sınıfların devrimci mücadelesi de olmayacaktır.
Kapitalizmde mülkiyet, daha önceki toplumsal formasyonlardaki gibi komünal değildir; devletin, topluluğun, ailenin, ayanların elinde değildir, tam anlamıyla bireyseldir. Bu, bireyin nihai ‘mülk’ü olan emek gücü için de geçerlidir. Her şey pazarda işlem görebilecek bir metadır; insanlar nesneleri alıp satabilirler, kendi emeklerini satıp başkasının emeğini de satın alabilirler. Herşeye parasal bir değer biçilir. Özetleyin, bireysel mülkiyet ve yaygın ücretli emeğin ortaya çıkması kapitalizmin en önemli karakteristiğidir. Kapitalist üretim tarzı için gereken emek hareketliliği, büyük ölçüde mülksüz bir proletarya kılığında ortaya çıkar.
Batı’daki mülkiyet biçimi, her an geri alınabilen imtiyazların yerini, sağlamlaşmış hakların alması demekti. Bu, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin temelidir; mülkiyet bir mutlaktır, kişinin belli bir mülk üzerindeki sahiplik hakları geri alınamaz ve herhangi bir metadan farksız işlem gören bu mülkiyet aktarılabilir. Toplumsal ilişkilerde bir dönüm noktası oluşturan bu ihlal edilemez mülkiyet hakkı, Osmanlı “mülkiyet” biçimine kesinlikle yabancı idi. “Osmanlı İmparatorluğu’nda tarımsal gelir üzerindeki herhangi bir hak iddiası “mülkiyet” olarak adlandırılabilir. Örneğin, vergi toplama hakkı, uzun vadeli iltizam ve mültezimlerin yan anlaşmalarla vergi hakkını ikinci şahıslara devretmesi, farklı imtiyazların ve koruma biçimlerinin söz konusu olduğu mülkiyet türleridir” (Arıcanlı, 1998; 129).
Köylü toplumunun karakteristik özellikleri toprak mülkiyeti biçimi, servet intikali, coğrafi hareketlilik ve sosyal hareketlilik kalıplarında görülür. Bu toplumsallığın temel özelliklerinden biri de belli bir kişiye hak olarak geçen mutlak bir toprak mülkiyetinin olmamasıdır. “Köylü toplumu, ancak bir devletin, başka bir deyişle egemen hiyerarşinin, belirli “köylü” topluluğuna hükmeden dışsal bir siyasal iktidarın bulunduğu yerlerde var olabilir” (Macfarlane, 1993; 21). Siyasal ve ekonomik alanın birbirinden ayrışmadığı Osmanlı İmparatorluğu, köylü toplumunun üzerinde yükseliyordu.
Spinoza dışsal bir güce gerek yok, bu kuvvet zaten toplumun içinde var diyor. Dışarıdan bir araca gerek yok, para da ordu da içeridedir, dolayısıyla bir yönetim erkine ihtiyaç kalmamıştır. Yönetim erki üretken olmayı bırakır. Spinoza belli bir mesafesi kat edilmiş yolun yolcusu olarak bunları dile getiriyordu. Yolun başındakiler ise, yolun ucunu açıklıkla göremiyorlardı. Ranciére’le birlikte söylersek: Spinoza ise, “ultimi barbarorum (barbarların en önde gideni) dediği, kıyıları olmayan modernliğe öncülük etmiş kendi tacir ulusunun yurttaşlığının cinai kudurganlığını” (Ranciére, 2007; 42) görmüştü.
Türkiye’de ücretli emeğin, işçi çokluğun tarihini yazanlar Halit Ziya Uşaklıgil, A. Şinasi Hisar, A. Hamdi Tanpınar, Demir Özlü, Leyla Erbil’de bulamadıklarını Orhan Kemal’in roman ve öykülerinde olanca yalınlıklarıyla nüvesini bulabilirler. Şehirde yeni yoksulluk ve yoksullar bir öyküden bir öbürüne kurucu öğedir. Yumuşak, munis, olağanlığınca üstlenilmiş, romanlarda ise yer yer melodrama kaçan bir yoksulluktur bu edebiyatın omurgasını kuran; kanırtıcı acılar, şiddet, kötülük dünyasında da değilizdir. Patates baskıcı Şerif Mardin başta olmak üzere kimileri edebiyat ile kötülük arasında doğrudan bir ilişki kurup kestirmeden “kötülük yoksa iyi edebiyat da yoktur” diyebilir (Bingül, 2006). Şu kadarını söyleyelim: “Kötü duygular”a bel bağlamak, kötülük, şeytanlık, vb. taslamak yetmez “edebiyat”a dahil olmak için (Derrida, 2006, 174).
Bir çokluk; hele hele ki teki, özeli, bireyi merkeze alan, piyasa toplumunun bir ürünü ve malı olan romanda yazıya gelebilir mi? Bir çokluku anlatmak için icat edilmemiş romanın çoklukla ilişkisizliğini bir alt başlıkla işlememiz çok yerinde olurdu. Bunu edebiyat/roman kuramcılarına havale ediyorum, şimdilik.
Orhan Kemal “Ekmek Kavgası” (1949) adlı ilk kitabından başlayarak bütün eserlerinde; uzun mesafeli çalışan tüccarlar hariç tüm zengin tebaayı bir üçkağıtçı, tefeci ya da ağırlık ve diğer ölçülerde hileye başvuran bir düzenbazlar sürüsü gibi gördüğü izlenimini edindiğimiz Osmanlı yönetiminin tüm imparatorluk sakinlerini adlandırması gerektiğinde en çok başvurduğu ifade biçimlerinden birisi: “reaya fukarası”nın (Faroqhi, 2008; 243) cumhuri varyasyonunu anlatmış; ekmek peşinde koşan küçük adamları, kafasındaki en önemli meselenin günlük rızkını çıkarmak olan çevreleri, “Küçük Adamın Günlük Yaşayışı” temasını işlemişti. Orhan Kemal biraz da içinden geldiği hayatın karşısına çıkardığı fırsatlarla, 1940’ların sonlarında belirmeye başlayan yeni bir çokluğun en alt tabakalarına yöneldi. Seyyar satıcılar, ameleler, zanaat erbabı, küçük memurlar, köyden kopmuş rençberler, dilenciler, çöpçüler, viranelerde etlerini satan küçük kızcağızlar, vapurlarda gösteriler yapıp para kazanmağa çabalayan çocuklar, günübirlik yaşayan delikanlılar, başıboş avareler, işlerinden atılmış memurlar, şehre konan “gurbet kuşları” köylüler ve daha nicesini anlatırken toplumun en kuytu köşelerine, kenar mahallelere, semt kahvehanelerine, hapishanelere, Beyoğlu’nun şüpheli yan sokaklarındaki fuhuş piyasasına, Adana’nın pavyonlarına, gecekondu ve virane evlere yaklaşır. Osman Cemal Kaygılı, M. Ş. Esendal ve Sait Faik kısmen değinmeye çalıştıysa da, şurda burda işsiz kalan ırgatların, mapusane çilekeşlerinin, üç-beş kuruş kazanan küçük memurların, emeklilerin, kimsesiz çocukların, tütün ve iplik fabrikalarında ter döken genç kız ve delikanlıların, iplik bükme makinelerinin başında yorgunluktan uyuyan el kadar çocukların, ‘küçük adamlar’ın, mavi tulumlu akıllı-akılsız, uyanık-uyur emekçilerin, mahalle kabadayılarının, kahvehane sakinlerinin, top peşinde koşturup okuldan tastikname alanların, ‘artiz’lik heveslilerinin hayatlarına kalem uzatan gerçek bir halk yazarı Orhan Kemal’e ve 1950’lere gelene kadar edebiyatımız, hiç bir zaman bu kadar geniş bir çevreyi ve kalabalığı içine almamış, İstanbul’un dar sınırlarından bu ölçüde ayrılmamış, yerli gerçeklere bu kadar geniş ölçüde yaklaşmamıştı. “Hikayecilerimizin çoğu büyük şehirlere dökülen bu küçük adamlar kalabalığı içinden kendi anlayış ve zevklerine uygun kişileri seçerlerken, Orhan Kemal, hiçbir ayıklama ve seçme yapmadan Çukurova’nın fabrika ve tarım işçilerinden başlayıp kasabaların küçük adamlarına, oradan da büyük şehrin kenar mahallelerini dolduran kalabalığa kadar uzanı”r (Alangu, 1965; 381).
50’lerin başından itibaren traktörün köylere girişiyle birlikte, “reaya/sürü” olarak adlandırılması uygun görülen bir çokluk tarzı köylülerin köyden kentlere göçü hızla arttı. Bunun sonucunda köy ile kent arasındaki geleneksel denge bozuldu. Bir köy öğretmeni Mahmut Makal Türk edebiyatının yüzyıllar sonra da dönüp okunacağından hiç kuşku duymadığım, bütünüyle orijinal “Bizim Köy” adlı minyatürist 'roman'ıyla söz alarak içinden çıktığı köylü çoklukun zorlu hayat şartlarını kaleme aldı. “Köy edebiyatı” diye nitelendirilip burun da kıvrılan bu yazı pratiğinin Türk edebiyatında bir yenilik olduğu görülmedi. Ardından köy romanı eski yaygınlığını yitirdi; Türk ‘roman’ı olası bir çıkışı terk etti.
Toplumsal dönüşüme tanık olan Orhan Kemal tam da bu dönemde ilk öykülerini, romanlarını yazmaya başlayacaktır: Köylü-çokluktan işçi-çokluka geçişin adayı şehrin alt grupları ve toprağından kopup şehre düşmüş mülksüzler, yarı mülksüzler, köylü-işçiler, muhacirler onun edebiyatında boy gösterir. Gerçi bu küçük insanlar Osman Cemal Kaygılı’nın öykülerinde sahneye çıkmışlardır çıkmasına ama, çok dinli Osmanlı’dan miras meddah ve Karagöz’ün anlatım özellikleri bütün bütüne diplere çekilmemiştir henüz. Ana hatlarıyla dendikte, bu geleneksel anlatı izleri, çokluk fikrine kapıları kapalı bir edebi tarz olan roman türünde kalem sallayan Orhan Kemal’de ola ki bulunursa, bu, çok çok diplerden hissedilir. Roman kişileri meddahla aynı Konuşma-sahnesinde buluşurlar: konuşurlar. Konuşma Orhan Kemal öykülerinin, romanlarının hemen hemen tümünde yer alır. Gürpınar’ın, Kaygılı’nın meddahvari konuşması gerilerde kalmıştır; Karagöz perdesinden, meddahın sahnesinden sokağa, yoksul evlerin mutfaklarına, fabrikaya, kahvehane önlerine inmiştir. Şaşırtmacanın, tuhaf rastlantıların, akıl almaz olayların gerçekdışı dünyasında değil, toplumsal yaşamın gündelik oluntuları arasındayızdır. Toplumsal yaşamın gündelik hali gözümüze kakılmaksızın, orada, o haliyle, mümkün olduğunca müdahalesiz verilir. Ferit Öngören’in dikkat ettiğince, “Orhan Kemal, konularına bir kahvehane penceresinden bakar gibidir. Konularına bir aydın bilgiçliği ile eğilmeyişi ayırıcı özelliklerinden. Topluma, geçmişe, geleceğe çekidüzen vermeye yeltenen buyuran bir bürokrat bakışı hiç yok. (...) Bir kurumdan, bir dernekten değil de halkın arasından, sözgelimi bir kahveden bakıyor’ (Öngören, 2006; 19). Bir çokluk dile geliyor..
Tanzimat’tan 1950’lere Türk edebiyatında etik, estetiğin her zaman önünde gelmiştir. Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Nazım Hikmet, Ziya Osman Saba, Sait Faik, Oktay Akbal’a değin Orhan Kemal’de de etik tutum önde, estetik daha geri planda hissettirir kendini. 50’lilerin ortalarından itibaren kalem oynatmaya başlayan Leyla Erbil, Ferit Edgü, Demir Özlü, Bilge Karasu, Tomris Uyar vd. yazarlarda estetik, yazınsallık öne çıkar. Etik-estetik yarışı ayrı bir uzun yazıyı hak ediyor ya, şimdilik şu kadarını not ediyorum: Orhan Kemal edebiyatında “estetik” yan az biraz geri plandadır. Bu yanıyla onun yazdıklarını okurken aramızda hep bir mesafe hissetmişimdir. Hâlâ da öyle. Edebiyat nedir? Orhan Kemal’in edebî değeri? Daha pek çok soru sorulabilir. Edebi ölçütler, değerler gelen günle değişir; Orhan Kemal, hikayeleri başta olmak üzere, ‘dünya’ değerindedir.
Ben şunu sormayı yeğliyorum: Orhan Kemal’in yazdıklarını yok etsek, ne olur? -Aman Allah’ım! Orhan Kemal yazdıklarını yazmasaydı yada varsayım bu ya, Orhan Kemal’in yazdıklarını yok etme imkanımız olsa, edebiyatımız eksilir mi? İçimiz yanar mi? Evet eksilir; evet, bir yanımız kopar.
Ele alacağımız toplumsal arkaplan Orhan Kemal'in öyküleri, romanları ile tam bir uyuşum içindedir. Ne demek istiyorum? Bu arkaplan, çocukluğumun yaz tatillerinde birlikte koyun güdüp serçe avladığımız, askerlik sonrası ise göçtüğü İstanbul’da Orhan Kemal’in öykülerinde yer alacağı bir fabrikada işçilik yapan dayımın oğlu Firzan ve Türk öykücülüğünün başyapıtlarından Füruzan hariç, Ferit Edgü, Demir Özlü, Leyla Erbil, Bilge Karasu vd.'nin öyküleri için pek geçerli değildir (!) Bir çokluğun hikayesidir anlatılan, yazılan. Bir çokluk söze gelir, Orhan Kemal’in eliyle söz alır. Bu, Türk edebiyatında yenidir, ilktir ve sanırım da tektir. –“Edebiyatımızda işçilerden söz açan bir yazarın yetişmesi rastlantıların sonucudur. Orhan Kemal fabrikalarda çalışmamış olsaydı işçilerden söz açan hikayelerini, romanlarını yazabilir miydi?” (Fethi Naci, 1981; 333).
Yeni bir hayat biçimlenmektedir 50’li yılların Türkiye'sinde. Bu yeni hayatın tanıklığına Ziya Osman Saba yeterince değinemez, ister, nüfuz edemez. Oktay Akbal o döneme kayıtsız kalmamıştır: Özenli bir türkçeyle, estetize edilmeye teşne yazlık sinemalarla o yeni hayata kalemiyle eşlik edecektir, gelin görün ki önce ekmekler bozulmuştur; belki de buna duyarsız kalamadığı için Garipler Sokağı'nı yazar, bu yanıyla Orhan Kemal’le ortak izdüşümleri görüveririz. Orhan Kemal estetize etmeye yönelmez; estetik kaygı etik kaygıların -yok denecek kertede- çok berisindedir.
Bir çokluğun yazarıdır dedim Orhan Kemal için. Esendal, Kaygılı, S. Faik değil miydi? Sanırım hayır. Onlardaki küçük adamlar bir çokluk olarak çıkmazlar karşımıza öykünün içinden. Hayatın içindendirler belki, doğru da, teklik, hafiflik, uçuculuklarıyla çıkarlar karşımıza. Kaygılı’nın, M. Ş. Esendal’ın, Sait Faik’in kişileri, insanları yeni hayata henüz maruz kalmamışlar, “toprak medeniyeti”nin (bak: M. Ş. Esendal, Nurettin Topçu) mahsulüdürler hâlâ. Yeni bir çokluğun tini, eşelenirse, üzerindeki günlük hayat örtüsü şöyle bir kaldırılınca görülüverecektir Orhan Kemal öykülerinde. Bu öykülerde yaşam uğraşına giren insanlar gerçi “mesut insanlar fotoğrafhanesi”nde değildirler, ama hâlâ mesutturlar, onca yoksulluğa, kirbit yakmamak için gaz lambasından sigara yakmalarına karşın.
II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, günlük nafakasının peşinde koşan, iniş çıkışlardan azade, kolaycana mutlu olan sıradan adam edebiyatın konusu olur. Henüz kalabalıktan rastgele çekilmiş bir kişi değil, çokçası bir model uyarınca sayfaya alınmıştır sankileyin. Ziya Osman Saba’da, S. Kudret Aksal’da, Attila İlhan’ın “Sokaktaki Adam”ında (1951) sivriltilerek edebi metinlere giren “Küçük adam” figürü yalnızca hikayede değil şiirde de kendine yer bulur. 1950’lerde Dıranas’ın Fahriye Abla’sı gibi, tek tek çeşitli örnekler dışında, Garip şiiri ve hele hele o nefis Metin Eloğlu şiiri silme “küçük adam”la kurulmuştur. Turgut Uyar’ın dikkatimi çektiği üzre, Garip şiirinde “küçük adam” soyut, düşünülmüş, tek tip, “anonim” iken, Metin Eloğlu’nda, Behçet Necatigil’de “küçük adam” bir tarihi ve coğrafyası olan “adam”dır (Uyar, 2009; 686). İşçi çokluğa evrilen küçük adam Orhan Kemal’in yapıtlarında tarihini ve coğrafyasını bulmuştur.
Köylü çokluktan işçi çokluğa geçişte henüz alışamadığımız, zamanı kullanmak vb. gereklerine uy(a)madığımız, tadına varmakta zorlandığımız, dayattığı yoksunluklara katlanamadığız, kendimize pek de uymayan işlere zorlandığımız, hatta hatta kutsallığını yitirmiş, bir ‘yeni hayat’ sunan ücretli çalışma; altı yüz yıl boyunca deneyimlediğimiz maddi manevi tüm hayatın karşısına dikilir. Orhan Kemal’le birliktedir ki, uç veren “küçük adam”, artık bir tarihin ve coğrafyanın adamıdır; o, artık soyut “küçük adam” değil, somut kalabalıktır, dahası siyasal özne olmaya aday yeni bir üretici işçi-çokluktur.
Orhan Kemal, edebiyatını boydan boya kat eden bu işçi-çoklukla birlikte Türk edebiyatına ‘adalet’ kavramını sokar. Adalet, grekçesiyle dikê, tam türkçesiyle “şeriat yerini bulsun”, nasıl tesis edilmeli? Jacques Ranciére Filozof ve Yoksulları’nda Marx’ın neden hayali adalet koruyucusu Don Kişot’a değil de gerçekçi Sanço’ya kızdığını sorar.
‘Söz’ün adaleti, türkçede, Orhan Kemal’de tecelli eder.
Homeros manzumelerinde büyük ve yüce olaylar, çok daha belirgin ve kati bir şekilde egemen bir sınıfın mensupları arasında cereyan eder. Hayat sırf egemen sınıf arasında akar, gayrı egemenler ancak bu sınıfın hizmetkârları rolünde sahnede yer alırlar. Savaşlar sadece egemen sınıfın içindeki farklı gruplar arasında yaşanır. Sözel geleneğin malı olmasına karşın kültürel bilgilerin ve değerlerin yazılı aktarımının geçer akçe olduğu geçiş döneminde yazıya geçirilen Homeros’un Odysseus’unda, E. Meiksins Wood’un (Wood, 2008) dikkatimi çektiği üzre, ahlaki bir ilke olarak adalet kavramı yoktu. “İşler ve Günler”de asillerden değil de, köylülerden bahseden, Homeros’un yakın çağdaşı Hesiodos ise, ayrıcalıklı yargı yetkisini kullanarak köylüleri sömürmek için namussuzca kararlar veren, hediye-yiyen veya rüşvetleri yutan üç kağıtçı beylerin mutlaka hak ettikleri cezayı almalarını dikê’nin, adaletin sağlayacağı uyarısında bulunur.
İbn Arabî’ye atfedilen bir tabirnamede, “daima nafakasını ve günlük yiyeceğini düşünen ve aklı fikri onunla meşgul olan” yoksulların rüyalarına (diline, sözüne) fazla kulak asmamak gerektiği yazılır. Yunus Emre düpedüz “başında aklı olan ücret ile iş etmez” yazarak ücretli çalışanları “akılsız” sayar. Eski Yunan ve Roma düşüncesi de kol emeğine, ücretli çalışmaya olumlu bakmaz; “çift hane” temelli, küçük üreticiliğe dayanan Osmanlı yönetimi de ırgatlaşmanın ve de sermayenin önünü keser. Yok edilmesi gereken kapitalizmden ve sermayeistlerden fersah fersah uzak bu zihniyet, emeği, emekçileri hor görmeyi hedeflemez elbette, ücretli çalışmanın öreceği hayatın sakıncalarını, tehlikelerini hedefler naçizane iyimser bakışla. Benim sindirmekte zorlandığım, otorite formlarını ve köleleştirme söylemlerini eşi görülmemiş bir mükemmellikle yontmuş bir çağın içinden, kapitalizmin kalbinden, emeğe saygı duyarak dışlama üç kağıdının virtüözleri arasından sıyrılma becerisine sahip olup, “işçilerin konuşma tarzlarını yazılı dile karşı sürmek gericiliktir” yazan üstad Adorno’nun Minima Moralia’da yazdıklarıdır. Ona göre, boş zaman, hatta gurur ve kibir, üst sınıfların diline belli bir bağımsızlık verir; efendilerin çıkarlarına hizmet etmeyi reddeder bu dil, oysa yönetilenlerin dili sadece tahakkümün izini taşır ve bu yüzden de sakatlanmamış sözün onu hınç duymadan kullanacak kadar özgür olan herkese vaat ettiği adaletten yoksun bırakır onları: “Açlık belirlemiştir proleter dilini. Yoksullar karınlarını doldurmak için sözcükleri çiğnerler. Dilin nesnel ruhundan bekliyorlardır toplumun kendilerine vermediği güçlü besini; ağızları sözle dolu olanların dişlerinin arasında başka bir şey yoktur. Böylece dilden öç almaya yönelirler. Onu sevmeleri yasaklanmış olduğu için dilin gövdesini zedelemeye yönelir ve böylece kendi maruz kaldıkları sakatlanmayı...” (Adorno, 1998; 105).
1953 yılında, “Notlar: Gene Şive Taklidi” adlı yazısında Orhan Kemal sorar: “Biliyorsunuz, edebiyatımızın hikaye ve roman tarafı başlangıçtan bugüne kadar, öz dillerini iyi konuşan azınlığın maceralarıyla dolu. Berikilerse hiç öyle değil. Perişan üst başları ve perişan dilleriyle hikaye ve romanlarımızda yeni yeni görünmeye başladılar. Bu kadarına olsun izin yok mu?” (Orhan Kemal, 2007c; 145-146)
İşte Orhan Kemal’de 1940’ların sonunda yeni yeni belirmeye başlayan, ücretli emeğiyle günlük nafakasını temin eden bir çokluk, işçi çokluk kendi öz diline kavuşur –edebiyat cumhuriyetinin kısıtları içinde! Orhan Kemal’le birlikte Türk edebiyatına yepyeni bir Adalet arayışı girer. Böylelikle Orhan Kemal yalnızca edebiyat tarihinde değil, hukuk tarihinde de Ebussuud Efendi ve Ahmet Cevdet Paşa’nın sonrasında yerini alır. Umuyorum ki, gelecekte edebiyat tarihçileri, roman kuramcıları, dilbilimciler, karşılaştırmalı edebiyatçılar vs. dışında susturulmuşlar, hak talep edenler, adalet arayıcılar, edebiyat hak arama sanatıdır diyenler Orhan Kemal’de bugün göremediklerimizi göreceklerdir.
2000’li yılların ruhumu daraltan Türkiye’sinden baktığımızda, paradoksal biçimde, Orhan Kemal’in Türk edebiyatına emanet ettiği bu “hece taşları” bugünümüzün eleştirisi, geleceğimizin teminatıdır diyebiliriz.
Etiketler:
İşçi oluş,
Orhan Kemal,
Türk edebiyatında işçi,
Ücretli Çalışma,
ücretli emek
24 Aralık 2008 Çarşamba
İlyaz Bingül, "Ücretli Çalışma Versus Çalışma", Sınırda, 2008, sayı 12
Ücretli Çalışma Versus Çalışma
Doksan yaşını aşmasına karşın ardarda, beni kıskandıracak “Şimdi” ve “Açınız” adlı romanları yazan Nathalie Sarraute’un “çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı” sözünü, Enis Batur Köşebent’indeki yazısının sonuna “haftanın sözü” diye iliştirdiği günden bu yana, unutmamak üzre “bugün Allah için ne yaptın” ve Almanların “deha çalışmaktır”ın yanına mıhladım. Norbert Elias’ın Mozart’ın sosyolojik biyografisinde yayınladığı mektupta “çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı” cümlesinin altını çizerken “kalp kalbe karşıdır” mı dediydim, belki. Hayatı boyunca çalışmamış “iki yüzlü” Baudelaire’in “Apaçık Yüreğim”de “Çalışmak gerek, zevkle olmasa bile en azından umutsuzlukla; çok iyi araştırdım, çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı ne de olsa” düzyazı-şiirini okuduğumda aklımdan neler geçtiydi, hiç hatırlamıyorum. On yıllardır türkçe kitap okurum; özbeöz türkçe ile “çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı” diyen bir cümleyi hala okuyamadım. –Bu cümleyi yazmak yoksa bana mı nasip olacak?
O cümleyi okuyamadım, doğru. Ama o çeviri cümleyi okuduğumdan çok önceleri Burhan Oğuz’un 928 sayfalık “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri 1”in kapağını açtığımda bomboş birinci sayfada “Çalışanlara” ithafını okumuş - içim serinlemişti; 1220 sayfalık ikinci cildin ilk sayfasında “Bana çalışmayı öğreten Talat hanımın anısına.”yı; 1137 sayfalık ikinci cildin ikinci cildinde “Çalışanlara destek olan eşlere” ithafını okudum. –On ciltlik bir çalışma olacakmış.
Çalışkanlara öykündüm, onları kıskandım mı? Hep imrendiğim, saygı duyduğum kesin. Öyle ki, isim babası olan Mithat Paşa’yı neden sattığı sorusuna pişkin pişkin “bin kayme çok tatlı” geldi diyerek bana örnek olma şansını yitiren ‘satıcı’ kılıklı oportinist Ahmet Mithat Efendi’ye, kırk beygir gücünde yazdığı, yazdığı, yazdığı için yeterince, hakkınca kızamadım bir türlü.
Tembel yaratıkları hiç sevemedim. –Sen zaten kimi sevdin ki İlyaz, denilebilir. Neyse.
‘Çalışma’yı hep önemsedim. Bataille’ın “çalışma, kesinlikle, insan varlığının özüdür” deyişine yürekten katıldım. Eros’un Gözyaşları’nda söz alan Bataille’a göre: Çalışma, her şeyden önce bilginin ve aklın temeli olmuştur. Hayvan çalışma aracılığıyla insan olmuştur. İnsan varlığını, şu an olduğumuz akıllı hayvanı oluşturan çalışmadır. Michelangelo ve Leonardo gibi dahiler için de çalışmak, özgünlük ve zafere giden yoldur; bir ödev yada ceza olarak görülmeyen çalışma, ufkumuzu, sınırlarımızı aşmamızı sağlayabilir. Diderot ve Rousseau gibi burjuva düşünürler de çalışmayı yalnızca para kazanmanın bir aracı olarak değil, ‘insanın kendisi olması’nın bir yolu olarak tanımlar. Öte yandan, hayatı boyunca bir işte çalışmayıp kendini sanat/roman çalışmalarına adamış ünlü Fransız burjuvalarından Flaubert’in “çalışmak aptallaştırır”ına da o kadar yürekten katılırım. Peki nasıl oluyordu da çalışmak insanı bir yandan oldururken bir yandan da eblehleştiriyor, alçaltıyordu.
Flaubert’in sözünü ettiği çalışma, ücretli çalışmaydı. Bataille’ınki ise ücretli çalışma olamazdı. Olamazdı, çünkü ücretli çalışma insanın özü olamaz yada dünyanın en murtaza filozofu dahi “ücretli çalışma insanın özüdür” türünden bir düşünce ileri süremez. Süremez, çünkü ücretli çalışma insanı hayvanlaştırır, hayvanlaştırır. İnsanı siler. İnsandan en ufak bir iz kalmaz. Sözün gelişi insan dediğimiz o şeyden bir iz ola ki hala kalırsa, hiç tereddüt etmeden o silinmiş şeyimside kıpırdaşan o izleri yok etmeliyiz.
Demek ki, çalışma ile ücretli çalışmayı birbirine karıştırmamalı, karıştırmamalı tersine kapkalın bir çizgiyle birbirinden ayırmalıyız.
İnsan, insan olduğu andan itibaren çalışmaya mahkumdu, doğru. Burada özellikle vurgulamamız gereken, artık çalışma ikiye bölünmüştür. Çalışmanın tarihinde çalışmayı yutan bir milatla karşı karşıyayız: Ücretli çalışma. Eliade’nin belirttiği üzre, geleneksel/modern öncesi toplumlarda emeğin dinsel, kutsal ve ibadet boyutu vardı. Günümüz çağdaş/kapitalist sanayi toplumlarında, emek tam anlamıyla sekülarize edilmiş durumdadır. Özellikle fizik ve kimya bilimleri, ardından astronomi, biyoloji sayesinde doğayı fetheden insan, zamanın kölesi olmaktan çıkıp doğanın rakibi olmuştur. Uygulamalı zekasını, çalışma kapasitesini ve ekonomiyi kendi özü belleyen modern insan, zamanın görevini üstlenmektedir. İnsan, tarihinde ilk kez, önceki toplumlarda çalışmayı katlanılır kılan kutsal boyut olmaksızın, doğadan daha iyi ve daha hızlı yapma görevini üstlenmiştir. İnsan emeğinin, diyor Eliade, bu şekilde kökten sekülerleştirilmesinin, ateşin kullanılmaya başlanması ve tarımın keşfi ile karşılaştırılabilecek derecede önemli sonuçları olmuştur.
Bugün, ücretli çalışma benim saygı duyduğum ‘çalışma’yı yerinden etmiş ve geleceği kapsayan en önemli, hatta birincil sorundur. Bugün ne sömürü, ne faşizm, ne soykırım, ne küresel ısınma, ne medeniyetler çatışması vb. değil, bu sorunlara yol açmasıyla da en büyük sorun olarak önüme dikiliyor ücretli çalışma.
‘Çalışma’yı eskisi denli önemsemiyor, üzerine kafa yormuyorum, onun yerine ayak direme, “yapmamayı yeğlerim”, direniş, suç üzerine kafa yormalıyım. Şu sıralar insanı insana çağıracak ‘öz’ün... -Sözcükler ağzımda düğümleniyor –Yazmamayı yeğliyorum.
Yeryüzünde Zaman’a sahip biricik varlık insan. En büyük zenginliğimiz zamanı, bize bahşedilmiş en büyük armağan yaşamı, bir hapishaneden hiçbir farkı olmayan atölyelerde, bir işkencehaneye dönüşen ofislerde, aklı, heyecanı, geleceği ve geçmişi de yakan en çağdaş gaz odası fabrikalarda, gökdelenlerin iş(kence)liklerinde ücretli çalışmayla yok ediyoruz. Bu yokoluşa evet diyen yokolasıcılar (: patronlar, müdürler, işçiler, anneler, babalar, karılar, kocalar, tarihçiler, din adamları, filozoflar...), razı gelenler, evet yok olsun.
Bir meta gibi alınıp satılan emeğe, emekçinin kendini ifade edemediği ve sermayeye değer kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramayan çalışma’ya evet diyenler masum değildirler; emekçilerin üzerinden yaşam silici sömürgenlerin ceza ortağıdırlar. –Hiçbir ceza suçsuz kalmamalı.
Bataille’ın o yakışıklı sözü “insanın özü çalışmadır” üzerine kafa yormuyorum artık. Çünkü ücretli çalışma ‘çalışma’ya, “insan”a karşı. Yunus Emre’nin müthiş öngörüsü ile söylersek: “Başında aklı olan ücret ile iş etmez”.
-Ayak diremek çalışmaktan daha az can sıkıcı.
II
Çalışma bir lanettir, cezadır. Adem’in işlediği günahının ardından tanrısal mahkumiyet Tekvin’de ifadesini bulur: “Toprak senin yüzünden lanetli oldu; ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin”. Ardından Pavlus’un ünlü şu kanırtıcı cümlesi gelir: “Bir kimse işlemek istemezse, yemek de yemesin”. Günümüz türkçesi ile: Çalışmayana ekmek yok.
Hıristiyan düşünce için çalışma insanın temel faaliyetidir ve insan çalışması tanrısal yaratının yeryüzündeki devamıdır yollu argümanlar Kutsal Kitap’taki bazı metinlere ve bu sorun hakkında kilisenin geliştirdiği en yeni tavırlara dayanır. Öyle ki “Fabbrica” bina anlamına gelir, Eski Latin ve Rönesans anlamında insanın zamana yayılmış yapı yapma etkinliğidir. Bugün de Milanolular katedrallerine “la fabbrica del dom” der ve bu sözle kilisenin yapımının hem büyüklüğünü hem de zorluğunu, yapım süreci zaman içinde devam eden tek bir bina fikrini kastederler (Rossi, 2007; XVI).
Hıristiyanlığa gönderme yapmaktan kaçınan hümanist düşünce akımı da aynı kavrayışı savunur ve çalışmayı insanın yaratıcı özgürlüğünü en yüksek noktada ifade eden insan faaliyeti olarak görür. Marx ve Proudhon’dan bu yana emek kavramı evrensel bir toplumsal değer, felsefi bir kavram haline geldi. Marksist düşünce de çalışmanın merkezi bir kategori olduğunu ve insanın özünü oluşturduğunu kesin bir dille savunur. Güya kapitalizme karşı marksist esinli muhalefetin gelecekteki sınıfsız toplum tasavvuru dahi eksiksiz biçimde fabrika düzeneğiyle uyumlu bir toplum imgesi sunar. Hıristiyan, hümanist ve marksist düşünce halkaları bir zincir oluşturur: “Çalışma insanın özüdür”ünü meşrulaştırır. Nazi toplama kampları da bu düşünceyi paylaşır, Auschwitz’in girişindeki tabelada “Çalışmak özgürleştirir” yazılacaktır. Fabrikalara diri diri tıkılan endüstri proleteryasının çalışma koşulları Rönesans döneminde çalışmaya verilen isimle, tripalium’la birebir uyuşur. Çalışma anlamına gelen tripalium, aynı zamanda üç kazıklı bir işkence aletinin adıydı ve bu sözcük rahatsızlık, eziyet, ıstırap ve aşağılanma anlamlarını taşıyordu.
Modern bürokrasi, rasyonel düşünce, verimlilik ilkesi, bilimsellik ideolojisi, araçsal akıl, ücretli emek vb. temeller üzerine inşa edilen fabrika sisteminin sıradan bir uzantısıydı Auschwitz. Mal üretmek yerine, ham madde insanlardı ve son ürün ise ölümdü. Modern fabrika sisteminin en önemli simgesi olan bacalar insan etinin yakılmasıyla oluşan keskin dumanlar püskürtüyordu. Modern Avrupa’nın çok mükemmel organize olmuş demir yolu ağı, toplumsal mühendisliğin icadı fabrikalara bu kezinde yeni bir tür hammadde taşıyordu. Kitlesel üretim hattı ve onun evrensel bol bol madde düşüncesiyle, toplama kamplarında uygulanan teknoloji ve onun bol bol ölüm düşüncesi arasında, rastlantısal benzerlikten çok daha fazla zorunlu bir bağlantı vardı (Bauman, 2007; 21-22). Topraktan koparılan “özgür emek”in işçilerini diri diri bağrına basan fabrika düzeneği, bu kezinde “işçi sınıfı olmayan tek halk” Yahudilere kucak açıyordu.
Modern antisemitizm Avrupa ülkelerinde doğdu. Kentleşme, sanayileşme süreci, sınıf kavgası, sanayi proletaryası, kapitalist sınıf olmadan modern antisemitizm düşünülemez; Türkiye’de bunlar yoktu (Levi, 1998; 32-33). Avrupa medeniyeti buhar kuvveti, donanımlı ordular, zenginlik demekti. Ama bunun arkasında da kapitalist değişimin sancıları, her şeyin yıkıldığı bir Avrupa vardı. Sanayi devrimi diye adlandırılan dönemde, köyler boşaltılmıştı. İnsanlar yollarda ölüyorlardı. İngiltere'de ticari genişleme, araziyi çitleme hareketi, Sanayi Devrimi'nin ilk yılları hep darağacının gölgesinde meydana gelmişti. İdamların büyük çoğunluğu mala karşı işlenen suçlardı. Yoksulllar ülkede haklarını kaybetmişlerdi ve sefaletleri, yetersiz koruma önlemleri yüzünden suça itiliyorlardı. Küçük esnaf yada ustalar, borç nedeniyle hapse düşmek korkusuyla gayrimeşru işlere ve sahtekarlığa itiliyordu. Hoş bir manzara değildi ve Britanya halkı tüm Avrupa'da kargaşalı haliyle tanınıyor, Londra ahalisi yabancı ziyaretçileri itaatsizliği ile şaşırtıyordu (Thompson, 2004 100-101). 19. yüzyılın Londra’sı bizim Tanzimatçıları da korkutmuştur. Çünkü ahalinin önemli bir çoğunluğu hırsızlık ve fuhuşla geçiniyordu. Geçen asrın Doğulusu –ki bunların başında Türkler gelir- bu tip bir değişimi istemiyor, bu dünyaya çok şüpheyle bakıyordu (Ortaylı, 2007; 35).
Tarımsal toplumda çalışma bedenseldi ve küçük zanaatkar temelli çalışma ilişkileri kapitalizmin ücretli çalışma düzeneğine kapalıydı. Zanaatkarlar ve esnaf kapitalizmin çalışma mantığına direnirse önlerinde birkaç seçenek vardır: Asimile olmak, göç etmek yada katliam, tehcir, aşağılama gibi yollarla “temizliğe” tabi olmak. Bu, 20. yüzyılda tanık olduğumuz süreçlerdir. Tarımsal bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu Batılılaşma deneyiminden modernleşme sürecine adım atarken, bu sürece direnen zanaatkar kesim acımasızca yok edilir. Devlet eliti “etnik olarak Türk değildi. Elbette elit tabaka Türkçe konuşuyordu. Türkçe konuşması yalnızca bir tesadüftü. Siyasal elit görece gerilemeden kurtulmanın yolunu arıyor ve dayanacağı bir etnik grup bulma gereğini duyuyordu. Siyasal elitin etnik bir gelin araması gerekiyordu. Anadolu köylülüğü buna uygundu. Gelin çevresinde olup bitenlerin farkında değildi” (Gellner, 2005; 197). Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçilen bu süreçte anti-kapitalist bir sistemle “seri üretime hayır” diyen küçük imalat sektörünün zanaatkar kesimi Ermeniler kıyıldı. Atatürk’ün 16 Mart 1923’te, Adana’da, Türk Ocağı’nda, Esnaf Cemiyeti’nin çayında yaptığı konuşmasında dediği üzre “sanatsız(*) kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”. 1915’de tohum halindeki Cumhuriyetin eli kesilir. Aynı konuşmasında Atatürk muasır medeniyet yolundaki Türkiye’nin hedefine değinecektir: “Bugünkü tezgahla Amerika ve Avrupa’ya karşı mücadelenin nasibi mağlubiyettir... /... Bu memnuniyet ve saadetim asıl siz sanatkarların ufak dükkanlarınız yerine muhteşem fabrikalar yapıldığını gördüğüm gün, en hakiki ve en yüksek derecesini bulacaktır” (aktaran Fethi Naci, 1998; 162).
17. yüzyıldan başlayarak toplumsal ilişkilerimizi baştan aşağı yapılandıran, modern yaşamın merkezine oturan çalışma’nın insanı nasıl ezdiğini, yok ettiğini gören modern Yahudi-Hıristiyan düşüncesi çalışmanın dönüşüm geçirmesini savunur, ne ki bu müdahale “eşit işe eşit ücret”, yada “adil ücret” talebinden öte gitmez. Bu; çalışmayı bir alet olarak kullanan, onu para yada sermaye gibi fetişleştiren, onu alınıp satılan bir meta gibi gören modern toplumların üzerinde inşa edilen mevcut düzeni savunmaktan, ücretli çalışmayı meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir.
Ücretli emek toplumsallığın gerçekleştiği bir toplumsal ilişkiler örgüsü, toplumsal ilişkilerin hakikati, odağı oluverir. Üretim unsuru olan emek doğrudan doğruya zenginlik üretmenin yolu olarak görülür. Kitlesel işçi figürünün ortaya çıkış dönemine tekabül eden emek ve sermaye çözümlemesinde, emeğe işçinin değil, sermayedarın görüş açısıyla bakan Marx, gelecekteki kötülüklerin nedenini emeğin bu çarpıcı dönüşümünde görür: emek yabancılaşmıştır artık. Çalışma artık, antropolojik bir kategori, yani insan doğasının yada tüm uygarlıkların ortak paydada birleştiği bir değişmezi değildir. Tersine insanı silen, yiyip bitiren bir canavara dönüşen tarihsel bir kategori ile karşı karşıyayız.
Ücretli emek ezelden beri varolagelmedi. Ama nasıl ve ne oldu da çalışmayı kişisel ve toplumsal yaşamımızın merkezi kabul ettik? Şöyle oldu: Zenginliğin mutlak anlamda arzu edilen bir şey olduğu fikri Adam Smith ve ardıllarında açık seçik bir hal aldı. Zenginleşme tutkusunun mahkum edilmesinin yerini, zenginliği arttırmayı hedefleyen deneyim, araştırma, deneme ve teoriler çılgınlığı aldı başını gitti. Onaltıncı yüzyıl İngiltere’sinde güç ve zenginliğin işareti başkaları tarafından hizmet edilmekti. Bir kişinin kendisinden daha güçsüz, daha incinebilir olan ötekilerin emeği sayesinde beslenme düşüncesi İngiltere’de, işgalci bir kimliği değil bir beyefendiyi tanımlardı, çünkü “diğer insanların alın terleriyle yaşamak” beyefendilerin gıpta edilen talihleriydi (Greenblatt, 2001; 44). Adam Smith’i büyüleyen şey ise, doğru olarak örgütlenmiş insan emeğinin katbekat değer, zenginlik yaratma potansiyeliydi. Çalışma/emek zenginliğin biricik kaynağıydı! Çoğaltma, taklit ve yeniden üretim, binlerce kez kullanılan yöntemlerin binlerce kez amaçlanan aynı hedefe varma, çalışmanın tarihinde baştan beri temel yeri tutuyordu. Çalışmanın karakterinde yeni olan, zenginliği üretmesiydi. Bundan böyle insan emeği ekonomi politiğin baş aktörü olarak sahneyi düpedüz işgal eder, Antik Yunan’dan Roma’ya, ortaçağ ortalarına dek aşağılanan, göz ardı edilen çalışma birden bire tüm 18. yüzyıl eserlerinde boy atar. Smith’in derdi çalışmanın doğası değildi; emeğin genel mübadeleyi sağlayan töz olduğunu keşfetti: Çalışma/emek zamanın ta kendisi idi, zaman emeğin hammaddesi, nihai oluşturanı idi. Bir tarlayı ekmek, mobilya yapmak, elbise dikmek, duvar örmek arasındaki ortak özellik neydi? Emek! Çalışma kavramını başımıza, kıçımıza sokanlar emeğin mübadelenin temeli olacak, hesap edilebilir ve ölçülebilir niteliğini keşfettiler. Çalışmanın/emeğin özü zamandı. Ve tabiki THE TİME İS MONEY!
Batı’nın 18. yüzyılı, çalışma ilişkilerinde niteliksel bir değişime uğrar. Bu, imalat ve ticaretin kapsam ve hacminde meydana gelen bir artışla sınırlı değildir. Fabrikanın ve saatin disiplini. Tekstil fabrikaları ve mühendislik atölyeleri başta olmak üzere endüstrilerde yeni zaman disiplini bütün şiddetiyle uygulanır, zaman etrafındaki çekişme daha yoğunlaşır. İngiltere’de ilk kuşak fabrika işçilerinin kafasına ustaları tarafından zamanın önemi kakılır. Endüstriyel olmayan kurumların başında gelen okullarda “zaman tutumluluğu” öğretilir. Püritanizm sanayi kapitalizmiyle yaptığı mantık evliliğinde, insanları yeni zaman değerlerine alıştıran ve vakit nakittir denklemini aşılayan bir ajan olarak iş görür (Thompson, 2006; 475-491). Bu zaman kavramı yeni bir edebi türün, piyasa toplumu ve burjuvaziyle işbirliğine giren romanın da müjdecisiydi.
19. yüzyıla gelindiğinde emek insanın özü olarak görülmeye başlar. Büyük bir dönüşüme maruz kalan emeğin/çalışmanın, insanın özü olduğu fikrini felsefi olarak temellendiren idealist bir felsefe gelişir. En baba temsilcisi Hegel’dir. Tinin Görüngübilimi’nin önsözünde çok açık yazar: “Çağımızın bir doğuş ve yeni bir döneme geçiş çağı olduğunu görmek zor değildir. Tin şimdiye değin içinde varolduğu ve imgelediği dünya ile bozuşmuştur ve onu geçmişe gömme düşüncesini taşımaktadır: artık kendi öz dönüşümünün emeği (çalışması, İB) içindedir. (...) Tin usulca yeni şekline doğru olgunlaşır, önceki dünyasının yapısını parça parça çözer, ve bunun sarsıntısı tek tük belirtilerde sezilir; kurulu düzende yayılan kayıtsızlık ve can sıkıntısı, bir bilinmeyenin belirtisiz önsezisi, -bunlar yaklaşan değişimin müjdeleridir” (Hegel, 1986; 26). Hegel’in ilgilendiği çalışma, gözleri önünde manifaktürde cereyan eden emek/çalışma değil, tinsel faaliyettir. Tin, Tarih’in ve doğanın son kertesine kadar durmaksızın çalışır; amaç, tümüyle tinselleşmedir. Descartes ve Bacon’da temelleri atılan doğayı bütünüyle insani bir dünya haline getirme, düzenleme istiği Hegel uğrağında meşrulaştırılır. Ardılı Marx’ta da, Hegel’le aşık atacak denli, doğal olana karşı bir kin, doğayı egemenliği altına alma isteği vardır. Doğadan söz eden dil 17. yüzyıldan beri askeri kavram ve metaforlarla doldurulmuştu: Doğa fethedilmeli. Diderot partisyenlerle teorisyenleri doğayı fetih ve itaat altına alma ortak paydasında birleşmeye davet ederken, Fransız neferi Descartes usun ilerleyişini doğaya karşı açılmış bir dizi muzaffer savaşa benzetti. Kültürün/Felsefenin bir başka yılmaz savaşçıları Claude Saint-Simon ve August Comte, aralarında ciddi fikir ayrılıkları olan Marx’ın tarihi gelişimi “insanın doğa üzerindeki egemenliğinin durdurulamaz ilerleyişi” olarak tanımlamasında hemfikirdirler (Bauman, 1999; 19).
Tarımsal ve el zanaatlarına dayalı ekonomiden, sanayi ve fabrika üretiminin hakim olduğu yeni bir ekonomik örgütlenme biçimine geçişi sağlayan Sanayi Devrimi çağdaş kapitalizmin tarihinin başlangıcı sayılır. Günümüzde ise sanayileşme teknolojik gelişme temelinde tanımlanıyor. Hammaddeyi dönüştürmeyen, hatta hammaddeye dokunmayan, spekülatif yatırımlara yönelen sermaye miktarı gitgide artıyor. Makine ve teknoloji azın azın insanın yerini aldıkça insanın çalışma zamanı artık zenginlik üretiminin biricik ölçü birimi olmaktan çıkar. Dünyanın en büyük endüstriyel şirketlerinin, örneğin Siemens, finansal yatırımları üretim faaliyetlerinden çok daha fazla kazandırıyor. Servet edinmek için emek artık elzem değil. Uygarlığın seyri boyunca, kölelerle yapıldığında başlangıçta oldukça verimsiz olan çalışma giderek daha üretken hale geldi ve daha kolaylaştı. Bugün emeğin üretkenliği, 1950’li yıllardan beri, hızla arttı. Giderek daha az insan emeği kullanarak daha çok üretebilecek durumdayız. Çalışmanın üzerimizde uyguladığı baskının ve kısıtlamaların gevşemesi nihayet mümkün görünüyor. Acaba gerçekten öyle mi? Teknolojik gelişme boş vakitleri ve özgürlük alanlarını arttırmıyor, işsizliği katlıyor ve korku tohumları ekiyor. Korku her yana yayılıyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı’da neoliberalizmin emek ve sermaye arasındaki yoğun mücadeleyi gerilettiği ileri sürülebilir. Kapitalizmin bu “altın çağ”ında düzenli sermaye birikiminin ve uyumlu işçi ilişkilerinin yaşandığı bir süreç başladı; merkezdeki kapitalist ülkelerde işçiler yeni işler elde ettiler, ücretleri arttı, sosyal hizmetlere sahip oldular, sendikalarda örgütlendiler vb. Özetleyin Batı’daki işçiler II. Savaştan güçlenmiş olarak çıktılar. Ve yine bu dönemde kitlesel işsizlik heyulası bizzat kapitalist politika yürütücülerini korkutmaya başladı, çünkü işsizliğin olağan kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu anlaşıldı (Munck, 2003; 40-42). Günümüzde kimi ekonomi uzmanları ve politikacılar istihdamın öncelikli olmadığını ileri sürüyor, üretkenlik artışının insan emeğini işe yaramaz kıldığını düşünüyor. Bu kezinde toplumsal kötülük, huzursuzluk kaynağı olarak görülen işsizlik kategorisinin hortladığı, modern toplumlarda işsizlik heyulası katı olan her şeyi silip süpürebileceği, toplumu kemirdiği, işsizliğe maruz kalan bireyleri suça sürüklediği ve işsizliği toplumları öngörülemez tepkilere yönelten bir kanser olarak gördükleri için istihdamı arttırmaya yönelmeleri, bir başka deyişle çalışmayı meşrulaştırmaları ücretli çalışmanın bir kanser olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz, olsa olsa biraz daha öteler. Bu kezinde insanları işsizlikle korkutarak çalışmayı ayakta tutarlar. İşsizlikle beraber iş güvencesi eksikliği de her geçen gün dünyaya salgın bir hastalık gibi yayılıyor. Üstün nitelikli meslek sahipleri dahi istikrarsızlığa ve belirsizliğe mahkumlar. 18. yüzyılın Sanayi Devriminden 21. yüzyılılın “Küreselleşme Devrimi”ne gelindiğinde, çalışanların işlerinde ve dahası hayatlarındaki belirsizlik, güvensizliğe koşut, işgücünün esnekliği adı altında geçici, kayıt dışı çalışma biçimlerine doğru bir hareket gözleniyor.
Modern zamanlarda düzenli çalışmaya itilen yoksulları içine çeken fabrikaların “üretici toplum”undan” tüketim estetiğiyle yönlendirilen “tüketici toplum”a geçildiğinde seri üretim artık kitlesel emeğe ihtiyaç duymuyor. Bir zamanlar “yedek sanayi ordusu” olarak görülen yoksullar, felsefenin de, sanatın da dışladığı “defolu tüketiciler”e dönüştürüldü. Artık emeklerine ihtiyaç duyulmayan bu ‘artık’lar ne olacak? Emeğine bile ihtiyaç duyulmayan bu yoksulların bedenlerini nasıl zapturapt altına alacağız, nasıl yok edeceğiz? –Yeni bir felsefeye ihtiyacımız var. Felsefeciler uyuyor mu? Liberal totalitarizmin olmazsa olmazı faşizme bir kez daha acilen ihtiyacımız var.
Modernleşme süreci tarımdan endüstriye geçişle tanımlanırken, modernizm sonrası, ABD başta olmak üzere özellikle merkez kapitalist ülkelerde emeğin endüstriden hizmet sektörüne (sağlık, eğitim, finans, bilişim, iletişim, medya, eğlence, reklam, hukuk vb) kaydığına tanık oluyoruz. Hizmet sektörü daha bilgi-yoğun, maddi-olmayan emekle kendini gösterir. Yeni global düzende maddi-olmayan emeğe yalnızca ekonomik değil, öncelikle politik sebeplerle yatırım yapmak gerektiğini vurgulayan ABD’nin Clinton hükümeti döneminin çalışma bakanı Robert Reich’e göre “uzun dönemde maddi-olmayan emek ürünleri her ülkenin canalıcı malvarlığıdır: bilimsel ve teknolojik araştırma, işgücünün eğitimi, yönetim geliştirme, iletişim, elektronik finans şebekeleri. Düşünsel emek evreninde, araştırmacıları, mühendisleri, bilgisayar bilimcileri, hukukçuları, bazı yaratıcı saymanlıkları, yönetim müşavirlerini, mali danışmanları, siyaset yazarlarını, gazeteciler ve üniversite profesörlerini buluruz” (aktaran Bove ve Empson, 2007-2008; 190). Reich’ın andığı kurumlar ve kişiler aynı zamanda mücadele alanımızı da işaret ediyor.
Amacı tüketici inşa etmek olan bu post-endüstriyel sürecin en belirgin özelliği her türlü üretim hizmet üretimi haline geliyor, öyle ki endüstriyel imalat dahil. Emek/Üretim enformatikleşiyor. “Küresel hiyararşide orta düzey konumlar için rekabet endüstrileşme üzerinden değil, üretimin enformatikleşmesi üzerinden yürütülüyor” (Negri, 300). Günümüzde enformasyon ve iletişim, üretim süreçlerinde asli bir rol oynamaya başladı. “Enformasyon ekonomisi”ne geçiş zorunlu olarak emeğin niteliği ve doğasındaki değişimi de ardı sıra getiriyor. Hizmet üretimi ortaya maddi ve kalıcı bir ürün çıkarmadığından, bu üretim sürecindeki emek “maddi-olmayan emek” olarak adlandırılıyor. Bilgisayar ve iletişim devrimi emek pratiklerini kökten değiştiriyor. Sermaye mekanını küresel ağın bir başka noktasına kolaylıkla taşıyarak emeğin pazarlık gücünü zayıflatıyor, sözleşmesiz çalışma, evde çalışma, yarım gün, parça başı, esnek çalışma biçimleri uygulamaya sokulabiliyor.
Tarım modernleştikçe, üzerinde serimlenen çalışma ilişkileri, disiplin, teknoloji ve ücret ilişkileriyle arazi, dahası toplum bir fabrika haline gelmişti. Endüstriyel ekonomiden enformasyon ekonomisine geçişin ilk coğrafi sonucu üretimin merkezsizleşmesidir. Fabrika kent merkezlerine kitleler halinde göçü kışkırtmıştı. Endüstriyel seri üretimin etkililiği, fabrika mekanı yaratmak ve ulaşımı kolaylaştırmak için, üretim unsurlarının yoğunlaşmasına ve birbirine yakınlaşmasına bağlıydı. “Artık fabrikalar çeşitli bölgelere dağılabiliyor. Çalışanların tam anlamıyla yeni enformasyon teknolojileri kullandıkça bazı sektörlerde fabrika mekanı ortadan kalkmıştır. Enformasyon ekonomisine geçişle birlikte, üretim bandının yerini üretimin örgütsel modeli olarak ağ almış”tır (Negri, 307). Üretimin enformatikleşmesi ve maddi-olmayan emeğin ortaya çıkışının sonucu, somut emeğin heterojenliği azalmaya yüz tutup işçi emeğinin nesnesinden daha fazla kopuyor ve emek süreçlerinde homojenleşme kendini gösteriyor. Üretim aracı artık nerdeyse, ne sermaye, ne doğal kaynaklar (toprak, madenler vb.), ne de emektir; bilgidir.
Sınıf mücadelesi, özetle, kapitalist gelişmenin motoruydu; emek bu üretim sürecinin en içsel unsuru ve sermayenin asıl kaynağı idi. Bugünse emek pratiklerinin gerek biçimlenişi gerekse uzamı değişmiştir. Kapitalist sömürü ve tahakküm ilişkilerinin nesnesi fabrika ve onun özgün üretici faaliyetleri ile sınırlı olmaktan çıkıp toplumsal alanı tümden kuşatmıştır. Şimdi sorun, Negri ve Hardt’la birlikte söylersek, isyan edilecek düşmanın nasıl belirleneceğidir.
Bana göre bugün, eğitimli kesim, türkçede “iyi eğitim almış” deniyor şu günler, savaşmamız gereken birinci dereceden düşmanlarımızdır. Gazeteci-televizyoncular başı çekiyor, eğlence endüstrisinin sanatkarları, plastik sanatçılar, müzikçiler ve sinemacılar kuyrukta bekleyenler, ana okulundan üniversitedeki proföserine “iyi eğitim almış”lar cephede yerini alıyor. Bu adamlar vd. geleceğin en süzme faşistleri olarak toplumu takahküm altına alacaklar, aldılar, alıyorlar.
Liberal/Global totalitarizmin ücretli muhafızları öbeğinde yer alan sanatçılar (plastikçileri, müziksiyencileri, sinemacıları başta olmak üzere), ana okulu öğretmenlerinden üniversitede kürsü akrobatı profesörlerine varıncaya dek uzun ve de güçlü bir zinciri oluşturan “iyi eğitim almış”cılar ve bu saydıklarımızdan daha aşırı muhafazakar fundamental “düşünce özgürlüğü” gardiyanları gazeteci, gazetevi-yazar, gazetevi-siyasetçi, gazeteden-zengin, gazeteci-emlakçıya varana dek geniş ve pişkin bir başka yelpazeyi oluşturanlar hep birlik olup kültürü, toplumu yelleyen, maddi-olmayan/enformatik emek yelpazelerinin içinden çıkacaktır günümüzün ve yakın dönem Türkiye’nin görünmez ağa sinen faşistleri. Unutmayalım ki, Weimar Almanyası’nda Nazizme yan çıkanlar işsiz güçsüzler değil, düpedüz işini kaybetmek korkusuyla yanıp tutuşan hali vakti yerinde iş-güç sahipleriydi.
Ey ‘Bilgi Cumhuriyeti’nin maddi-olmayan/enformatik emeğin çocuğu! Gelecek yaşam senin eserin olacak! Piyasa toplumunun alçak kavrayışlı, para kafalı “iyi eğitim almış” tek satır okumaz ve tek satır yazmaz okur-yazarları; Türkiye’nin zenginliğini kemiren ve kaymağını Tarama Sözlüğü’ndeki anlamıyla sömüren günümüz ve yakın dönemin en tehlikeli yaratıkları olarak yontulmaktadır. Bu elleri, zihinleri, giysileri ve dahi günlük alışkanlıkları yontulmuş sopalar karşımıza konan kanon olarak dikilmekte, gazeteci, gazeteci yazar, uzman, stratejist, iletişimci, hukukçu, doktor, banka hortumcusu, profesörcü, ekonomistci, yatırım azmanı, editör, genel yayın yönetmeni, translektüel olarak karşımıza çıkıyorlar, işkenceci, tecavüzcü, travesti olarak değil, ne tuhaf, kap kaççı, otopark değnekçisi, hanutçu, üç kağıtçı, et ve toprak satıcısı, hokkabaz, Sülün Osman, Çanakkaleli Melahat, zurnacı, sekizlik çivi, dörde dört kereste, filistin askısı, don lastiği, 12 Eylül 1980’lerde kimi kıçları param parça eden şise ağzı, atık su gideri, pisuvar, ayakkabı bağcığı, kapı menteşesi, kerpeten, mahkum, volan, kol işçisi ve çocuk ve dahi Allah olarak çıkmıyorlar karşımıza. ‘Bilgi Cumhuriyeti’nin pazarcıları bu o’lar Tv ekranlarında, dergi-gazete künyelerinde, korkuluklarla çevrili sitelerde, nezih restoran köşeleri, steril üniversite hücreleri, emlakçı dükkanları, hukuk ofisleri, çok yıldızlı aşk odalarında beslenip serpiliyorlar, mezbahalarda ve dahi ahırlarda rastlayamadığımız bu o’lara iki yılda bir düzenlenen mezbaha performansında, “sefalet” happeninginde rastlıyoruz.
Ben bunları türkçe dedim. Fransız kibarı ve de filozofu olsa idim şöyle derdim: Maddi-olmayan enformatif emeğin: “çok geniş bir meslek yelpazesindeki profesyoneller (öğretmenler, psikiyatristler, her çeşidinden eğitimciler, vs.) geleneksel olarak polise ait olmuş işlevleri yerine getirecekler” (Deleuze, 2007; 223).
Çalışma tarihseldir dedik. Eski Yunan’da çalışma neydi, çalışmayı nasıl görürlerdi?
Felsefi, tarihsel ve edebi metinlerden tanıdığımız, kapitalizm-öncesi “ev içi iktisat”a özgü özellikler sunan Yunan toplumu ve onun filozofları, çalışmayı “çalışma sorunu” olarak görmezler, tersine çalışma alçaltıcı değerlerle özdeşleştirildiğinden çalışmaya asla değer vermezler. “Homeros manzumelerinde hayatın sırf egemen sınıf arasında aktığını, diğerlerinin ancak bu sınıfın hizmetkarı rolünde sahnede yer alabildiğini” görürüz (Auerbach, 2007; 24). Çalışanlar/emekçiler toplumsal olarak aşağı tabakadan görülmekle kalmaz, aşağılık biri gibi kabul edilirlerdi. İnsanların en aşağısında kölenin ve théte’nin (uzmanlaşmış bir bilgiye sahip olan zanaatkardan farklı olarak, her türlü işe koşulabilen ve bir mülk sahibine belirli bir süre kol gücünü kiralayan, para karşılığı iş gören kişi) faaliyeti vardır. Ardından demiurgos’lar/zanaatkarlar gelir. Bunlar “teknik”e hakimdirler, iyi ama, toplumsal alçalmadan payına düşeni alırlar, çünkü onlar demos (halk) için çalışırlar, yani kendi yaşam koşullarını, tıpkı dilenciler ve dahası ticari faaliyette bulunan tüccarlar gibi, başkalarına borçludurlar. Bir tek tarımsal faaliyette bulunanlar çalışmanın alçaltıcılığına mahkum edilmekten kurtulurlar, çünkü bunlar başkasına bağımlı değildir (Méda, 2004; 38-39). Özetleyin çalışma kol gücüne dayalı olduğundan değil, bu faaliyetlerin kendisi için değil başka bir amaçla (örneğin para kazanmak) gerçekleştirildiği, başkasına bağımlı olduğu için, kölelik nedeniyle aşağılanıp mahkum edilir.
Çalışmaya dayalı faaliyetleri küçümseyen Yunan felsefesi ve filozofları hakiki özgürlüğün, yani insanın en insani şeye, yani logos’a göre davranmasını sağlayan şeyin, maddi ihtiyaçlar sağlandıktan sonra gerçekleşeceğini düşünür. Aristoteles’ten Cicero’ya, Ksenopson’dan mistik Plotinos’a dek Yunan ve Roma düşüncesine göre yurttaşlık erdemine sahip olmak için özgür insan olmak yetmez, kölelerin, zanaatkarların ve kol emekçilerinin yapmak zorunda oldukları işlerden de kurtulmak gerekir, çünkü bir kol emekçisi hayatını sürdürürken erdemin gereklerini yerine getirmesi mümkün değildir. Beslenme, barınma, giyinme ihtiyaçları için çalışmayanlar yoksa, sedir ağacının altında yan gelip rahat rahat taşşaklarını yayma yoksa felsefe de, logos da yoktur. Felsefe yapmak, güzel olanı seyre dalmak, politik faaliyetler yürütmek ancak insan olanların yapabileceği işlerdir, çalışmaya mahkum oldukları için insan olma vasıflarına sahip olmayan aşağılık kol emekçilerinin harcı değildir. Paul Veyne’in belirttiği üzre, Aristoteles yoksulluğu bir eksiklik ve tabiki yoksulluğun kol emekçilerinin bir tür kusur olduğunu düşünür. Ona göre köleler, köylüler ve esnaf “mutlu” bir hayata, yani hem refah hem de asalet dolu bir hayata sahip olamazlar; yalnızca boş zaman insanları, “aylak”lar, manevi yönden insanlık ülküsüne uygun kişilerdir. Plotinos’a göre kol işçileri topluluğu, “erdemli insanların hayatı için gerekli olan nesneleri üretmeye yazgılı, aşağılık bir kalabalıktır.” Cicero ise “her ücretli işin iğrenç ve özgür insana yakışmayacak bir şey” olduğunu söyler. Yunan ve Roma dünyası çalışanları “sınıfsal bir aşağılama içinde boğmak amacıyla yargılar: Çalıştıkları için yargılamaz (...) Emeğe ilişkin antik düşünceler birer fikir olmaktan çok, güçlüler için olumlu, basit insanlar için olumsuz değerlendirmelerdi; önemli olan değer biçmekti: Gerekçelerin ayrıntısı önemli değil” (Veyne, 2006; 140). Burada Ernst Bloch’a kulak verelim: “Hiçbir Yunan matematikçisi diferansiyel hesabı anlayamazdı, ona o denli yaklaşan Zenon bile. Sonsuz küçüklükteki değişken büyüklük Yunan toplumunun ufkunun tamamen altındaydı; ancak kapitalizm, o vakte kadar katı ve sonlu olanı öylesine bir akışa sokmuştur ki, sükuneti/durgunluğu sonsuz küçükte bir hareket olarak düşünmek, statik olmayan büyüklük kavramını tasarlamak mümkün olabilmiştir. Yunan köle toplumuna emek kavramının yabancı olması da bununla ilgilidir” (Bloch, 2007; 166-167).
Roma İmparatorluğu’nun egemen olduğu dönem boyunca, hatta ortaçağ sonuna dek çalışma tasarımında büyük bir altüst oluş yaşanmadı. Roma İmparatorluğu çalışmaya hiçbir özel yer atfetmediği gibi, Yunan modeline dayanarak çalışmayı küçümsemekte diretir. Hıristiyanlık, yeni insan imgesiyle birlikte Roma İmparatorluğu’nun kalbinde gelişir ve yayılır. Özellikle Pavlus’un etkisiyle, Yeni Ahid’in çalışma fikri önem kazanır. Ortaçağ, anlayış ve uygulamalarda yavaş bir dönüşüme sahne olur. Kilise Babaları ve teorisyenler yavaş yavaş yeni bir çalışma fikri öne süreceklerdir. Çalışma merkezli bir modernitenin tohum vermesini sağlayacak şekilde teori ve pratiğin değişmesi ancak Ortaçağ sonlarında gerçekleşir. 12-13. yüzyılda bir kırılma yaşanır: geçmişte tamamen mahkum edilmiş olan tefecilik üzerindeki yasak yumuşamaya başlar. Hıristiyanlık yedi temel günahtan birini işlemeye yol açan tüm meslekleri özellikle de tefeciliği, ticareti yasaklamıştı. Aziz Thomas bazı meslekleri (tacirlerinkini), bazı kavramları (satış, tefecilik) topluluğun iyiliği, kamusal yarar için gerçekleştirildiğinde yeniden değerlendirir (Méda, 2004; 51-57).
XI. yüzyıldan itibaren zaman zaman ordo’nun yerine conditio, “konum” ve 1200’e doğru “tabaka” terimlerinin geçirilmesi köklü bir değişimdir. Topluma bakış açısının böyle laikleşmesi başlı başına bir önem taşımaktadır. Bu laikleşme dua edenler, savaşanlar ve çalışanlardan oluşan üçlü şemanın yıkılması ile birlikte olur. Bu, aynı zamanda Ortaçağ toplumunun bir evrim geçirdiği anlamına gelir. Bir toplumun üçlü şema tarihinde en kritik zaman o zamana dek şemada yer almamış yeni bir sınıfın ortaya çıktığı andır. Dumézil’in Hint-Avrupa toplumlarının ortak özelliği olduğunu gösterdiği bu üçlü şemayı bozan sınıf tacirler sınıfıdır. “Tanrı ruhbanları, şövalyeleri ve çiftçileri yarattı; ama şeytan burjuvaları ve tefecileri yarattı” diyen XIV. yüzyıl İngiliz vaaz kitabı bu değişimin hiç de bütünüyle ve hemen benimsenmediğini gösterir (Le Goff; 1999; 210). Ticari faaliyetler hala küçümsenmektedir, kişisel kazanç gerçekleştirmek için çalışma fikri, ticaret sayesinde kendi kazancı için çalışma fikri hala hoş görüyle karşılanmaz. Ne var ki insanlara ait olmayıp Tanrı’ya ait Zaman fikrinde gedikler oluşur; tacirler yada tefecilerin zaman spekülasyonu yapması, zamanı sahiplenmesi üzerindeki yasak kırılacaktır. Zaman artık Tanrı’ya değil insana aittir. Sekülerleşen zaman, zaman-emek kavrayışıyla toplumsal ilişkilerin merkezine oturur ve modern çağın çalışma ilişkileri örülür.
Birtakım İnsanlar adlı ‘roman’ında, “çalışan, terleyen insanlara bakan bir adam -kim olursa olsun, ne olursa olsan- gıpta, acı, kendi kendine bile itiraf edilmeyen utanma ile karışık bir hüzün duymaz mıydı? Kim bilir belki de bu, insanda bir çalışmak, bir güzelliğe, bir saadete beraber ulaşmak insiyakının duyulması, yahut uyanmasıydı. Eskiden beri bu nevi çalışanların yemek yiyişini, uyuyuşunu görenler bu hakikati hissetmişler, için için bu saadete gıpta etmişler, şaşırmışlardır” diyen Sait Faik yanılıyordu; Eski Yunan ve Roma düşüncesi ve filozofları çalışan insanlar karşısında utanmamışlar, hüzünlenmemişler, “bu hakikati” hissetmemişler, çalışanlara gıpta etmek bir yana düpedüz aşağılamışlardı.
Okuma Parçası I
Bir Oğlancı Filozof ve Bir Oğlan Eskisi Köle
Filozof, derin düşüncelerden başını ve elini kaldırıp evinin dış kapısında nöbet tutan muhafıza gözü ilişip onu pek de yaşlı bulunca hizmetçisine dönerek şöyle uludu: “Bu suyu çıkmış herif de neyin nesi böyle? Solucanların mekanını ebedi istirahatgah belleyecek bu canlı cenazeyi kapının dışına dikmekle iyi etmişsin, afferin de, nerden buldun bunu kuzum?” Artık özgür bir ter oğlanı eski köle, bu sözleri işitince filozofa şöyle karşılık verdi: “Aman Efendim, beni tanımadınız mı? Ben, çocukken üzerine bindiğiniz küheylanınızım.” Bunun üzerine filozof dönüp boy aynasında kendine baktı, odasına kaçıp ter oğlanlığının yıpratıcılığı üzerine düşünceler kaleme aldı.
Günümüze ulaşan “Yaşlılık ve Zamanın Geçiciliği Üzerine” adlı bilgelik ve ontoloji dersi o sıra yazıldı.
Okuma Parçası II
Ücretli Filozoflar Arasında
İnsanın ontolojik varoluşunu, sorunsallarını arayıp duran filozoflar, felsefeye özenen şairler, ücretli çalışmaya mahkum emekçilerde ne metafizik ne de ontolojik bir öz bulamadıkları için bizi insan olarak görmüyorlar. Ekonominin ve kültürün işlediği suçların ortağı onlar da bizim gibi, parasını yedikleri akademinin, üniversitelerin ücretli köleleri, köleleri değil mi?
*
Sanat, hadi Adornoca söyleyelim, özerk sanat, sınıflı bir toplumda kafa emeği ile kol emeği arasındaki bölünmenin mükemmel bir temsilidir. Birincisi, özerk sanat sınıflı bir toplumda işçi sınıfının dışlanmasıyla tam anlamıyla gelişebilir. İkincisi, eğlence, ücretli çalışma ilişkilerinin bir uzantısıdır. Ekonomik statükoyu koruyan kültür, varlığını kafa emeği ile kol emeği arasındaki köklü ayrışmaya borçludur. Adorno’yla birlikte söylersek, “kültürün tamamı, toplumun suçuna iştirak eder. Kültür, üretim alanında zaten geçerli olan adaletsizlikten beslenerek varlığını sürdürür.” Kültür ve sanat, illa ki savunulacaksa, varolduğu için değil, varlık nedenleri sorgulanıp süzgeçten geçtikten sonra savunulabilir.
Alıntılanan Yayınlar:
Auerbach, Erich (2007) Odysseus’un Yarası (Mimesis’ten), çev. Zeynep Altok, biri, sayı 4, İst.
Bauman, Zygmunt (1999) Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar, çev. Ümit Öktem, Sarmal y., İst.
Bauman, Zygmunt (2007) Modernite ve Holocaust, çev. Süha Sertabiboğlu, Versus y., İst.
Bloch, Ernst (2007) Umut İlkesi, çev. Tanıl Bora, İletişim, İst.
Bove, Arianna ve Empson, Erik (2007-2008) “Mevcudun Politikası? Negri’nin İktidar Eleştirisi’ne Katkı”, çev. Kutku Tunca, Sınırda, s. 8-9, İzmir
Deleuze, Gilles (2007) “Entellektüeller ve Güç: Foucoult ve Deleuze Arasında Bir Konuşma”, çev. Alper Oysal, Cogito, s. 8, 4. bs, YKY, İst.
Méda, Dominique (2004) Emek: Kaybolma Yolunda Bir Değer mi?, çev. Işık Ergüden, İletişim y., İst.
Fethi Naci (1998) Kıskanmak: Eleştiri Günlüğü 5, Oğlak y., İst.
Gellner, Ernest (2005) “Karşılaştırmalı Perspektiften Türk Seçeneği”, Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik içinde, ed. Sibel Bozdoğan- Reşat Kasaba, çev. Nurettin Elhüseyni, Tarih Vakfı Yurt Y., İst.
Greenlatt, Stephen (2001) Shakespeare ve Kültür Birikimi: Rönesans İngiltere’sinde Toplumsal Enerjinin Dolaşımı, çev. Nilgül Pelit, Dost y., Ank.
Hardt, M. ve Negri, A. (2001) İmparatorluk, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı y., İst.
Hegel, G. W. Friedrich (1986) Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea y.,İst.
Le Goff, Jacques (1999) Ortaçağ Batı Uygarlığı, çev. Hanife Güven-Uğur Güven, Dokuz Eylül y., İzmir
Levi, Avner (1998) Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler, İletişim, 2. bs., İst.
Munck, Ronaldo (2003) Emeğin Yeni Dünyası, çev. Mahmut Tekçe, Kitap y., İst.
Ortaylı, İlber (2007) Tarihin Sınırlarına Yolculuk, Timaş y., 13. bs., İst.
Rossi, Aldo (2007) Şehrin Mimarisi, çev. Nurdan Gürbilek, Kanat y., İst., s. XVI)
Thompson, E. P. (2004) İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev. Uygur Kocabaşoğlu, İletişim y., İst.
Thompson, E. P. (2006) “Zaman, İş-Disiplini ve Sanayi Kapitalizmi”, Avam ve Görenek, çev. Uygur Kocabaşoğlu, Birikim y., İst.
Veyne, Paul (2006) “Roma İmparatorluğu”, Özel Hayatın Tarihi 1 içinde, hzl. Philippe Ariés- Georges Duby, çev. Turhan Ilgaz, YKY, İst.
Ücretli Çalışma Versus Çalışma
Doksan yaşını aşmasına karşın ardarda, beni kıskandıracak “Şimdi” ve “Açınız” adlı romanları yazan Nathalie Sarraute’un “çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı” sözünü, Enis Batur Köşebent’indeki yazısının sonuna “haftanın sözü” diye iliştirdiği günden bu yana, unutmamak üzre “bugün Allah için ne yaptın” ve Almanların “deha çalışmaktır”ın yanına mıhladım. Norbert Elias’ın Mozart’ın sosyolojik biyografisinde yayınladığı mektupta “çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı” cümlesinin altını çizerken “kalp kalbe karşıdır” mı dediydim, belki. Hayatı boyunca çalışmamış “iki yüzlü” Baudelaire’in “Apaçık Yüreğim”de “Çalışmak gerek, zevkle olmasa bile en azından umutsuzlukla; çok iyi araştırdım, çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı ne de olsa” düzyazı-şiirini okuduğumda aklımdan neler geçtiydi, hiç hatırlamıyorum. On yıllardır türkçe kitap okurum; özbeöz türkçe ile “çalışmak eğlenmekten daha az can sıkıcı” diyen bir cümleyi hala okuyamadım. –Bu cümleyi yazmak yoksa bana mı nasip olacak?
O cümleyi okuyamadım, doğru. Ama o çeviri cümleyi okuduğumdan çok önceleri Burhan Oğuz’un 928 sayfalık “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri 1”in kapağını açtığımda bomboş birinci sayfada “Çalışanlara” ithafını okumuş - içim serinlemişti; 1220 sayfalık ikinci cildin ilk sayfasında “Bana çalışmayı öğreten Talat hanımın anısına.”yı; 1137 sayfalık ikinci cildin ikinci cildinde “Çalışanlara destek olan eşlere” ithafını okudum. –On ciltlik bir çalışma olacakmış.
Çalışkanlara öykündüm, onları kıskandım mı? Hep imrendiğim, saygı duyduğum kesin. Öyle ki, isim babası olan Mithat Paşa’yı neden sattığı sorusuna pişkin pişkin “bin kayme çok tatlı” geldi diyerek bana örnek olma şansını yitiren ‘satıcı’ kılıklı oportinist Ahmet Mithat Efendi’ye, kırk beygir gücünde yazdığı, yazdığı, yazdığı için yeterince, hakkınca kızamadım bir türlü.
Tembel yaratıkları hiç sevemedim. –Sen zaten kimi sevdin ki İlyaz, denilebilir. Neyse.
‘Çalışma’yı hep önemsedim. Bataille’ın “çalışma, kesinlikle, insan varlığının özüdür” deyişine yürekten katıldım. Eros’un Gözyaşları’nda söz alan Bataille’a göre: Çalışma, her şeyden önce bilginin ve aklın temeli olmuştur. Hayvan çalışma aracılığıyla insan olmuştur. İnsan varlığını, şu an olduğumuz akıllı hayvanı oluşturan çalışmadır. Michelangelo ve Leonardo gibi dahiler için de çalışmak, özgünlük ve zafere giden yoldur; bir ödev yada ceza olarak görülmeyen çalışma, ufkumuzu, sınırlarımızı aşmamızı sağlayabilir. Diderot ve Rousseau gibi burjuva düşünürler de çalışmayı yalnızca para kazanmanın bir aracı olarak değil, ‘insanın kendisi olması’nın bir yolu olarak tanımlar. Öte yandan, hayatı boyunca bir işte çalışmayıp kendini sanat/roman çalışmalarına adamış ünlü Fransız burjuvalarından Flaubert’in “çalışmak aptallaştırır”ına da o kadar yürekten katılırım. Peki nasıl oluyordu da çalışmak insanı bir yandan oldururken bir yandan da eblehleştiriyor, alçaltıyordu.
Flaubert’in sözünü ettiği çalışma, ücretli çalışmaydı. Bataille’ınki ise ücretli çalışma olamazdı. Olamazdı, çünkü ücretli çalışma insanın özü olamaz yada dünyanın en murtaza filozofu dahi “ücretli çalışma insanın özüdür” türünden bir düşünce ileri süremez. Süremez, çünkü ücretli çalışma insanı hayvanlaştırır, hayvanlaştırır. İnsanı siler. İnsandan en ufak bir iz kalmaz. Sözün gelişi insan dediğimiz o şeyden bir iz ola ki hala kalırsa, hiç tereddüt etmeden o silinmiş şeyimside kıpırdaşan o izleri yok etmeliyiz.
Demek ki, çalışma ile ücretli çalışmayı birbirine karıştırmamalı, karıştırmamalı tersine kapkalın bir çizgiyle birbirinden ayırmalıyız.
İnsan, insan olduğu andan itibaren çalışmaya mahkumdu, doğru. Burada özellikle vurgulamamız gereken, artık çalışma ikiye bölünmüştür. Çalışmanın tarihinde çalışmayı yutan bir milatla karşı karşıyayız: Ücretli çalışma. Eliade’nin belirttiği üzre, geleneksel/modern öncesi toplumlarda emeğin dinsel, kutsal ve ibadet boyutu vardı. Günümüz çağdaş/kapitalist sanayi toplumlarında, emek tam anlamıyla sekülarize edilmiş durumdadır. Özellikle fizik ve kimya bilimleri, ardından astronomi, biyoloji sayesinde doğayı fetheden insan, zamanın kölesi olmaktan çıkıp doğanın rakibi olmuştur. Uygulamalı zekasını, çalışma kapasitesini ve ekonomiyi kendi özü belleyen modern insan, zamanın görevini üstlenmektedir. İnsan, tarihinde ilk kez, önceki toplumlarda çalışmayı katlanılır kılan kutsal boyut olmaksızın, doğadan daha iyi ve daha hızlı yapma görevini üstlenmiştir. İnsan emeğinin, diyor Eliade, bu şekilde kökten sekülerleştirilmesinin, ateşin kullanılmaya başlanması ve tarımın keşfi ile karşılaştırılabilecek derecede önemli sonuçları olmuştur.
Bugün, ücretli çalışma benim saygı duyduğum ‘çalışma’yı yerinden etmiş ve geleceği kapsayan en önemli, hatta birincil sorundur. Bugün ne sömürü, ne faşizm, ne soykırım, ne küresel ısınma, ne medeniyetler çatışması vb. değil, bu sorunlara yol açmasıyla da en büyük sorun olarak önüme dikiliyor ücretli çalışma.
‘Çalışma’yı eskisi denli önemsemiyor, üzerine kafa yormuyorum, onun yerine ayak direme, “yapmamayı yeğlerim”, direniş, suç üzerine kafa yormalıyım. Şu sıralar insanı insana çağıracak ‘öz’ün... -Sözcükler ağzımda düğümleniyor –Yazmamayı yeğliyorum.
Yeryüzünde Zaman’a sahip biricik varlık insan. En büyük zenginliğimiz zamanı, bize bahşedilmiş en büyük armağan yaşamı, bir hapishaneden hiçbir farkı olmayan atölyelerde, bir işkencehaneye dönüşen ofislerde, aklı, heyecanı, geleceği ve geçmişi de yakan en çağdaş gaz odası fabrikalarda, gökdelenlerin iş(kence)liklerinde ücretli çalışmayla yok ediyoruz. Bu yokoluşa evet diyen yokolasıcılar (: patronlar, müdürler, işçiler, anneler, babalar, karılar, kocalar, tarihçiler, din adamları, filozoflar...), razı gelenler, evet yok olsun.
Bir meta gibi alınıp satılan emeğe, emekçinin kendini ifade edemediği ve sermayeye değer kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramayan çalışma’ya evet diyenler masum değildirler; emekçilerin üzerinden yaşam silici sömürgenlerin ceza ortağıdırlar. –Hiçbir ceza suçsuz kalmamalı.
Bataille’ın o yakışıklı sözü “insanın özü çalışmadır” üzerine kafa yormuyorum artık. Çünkü ücretli çalışma ‘çalışma’ya, “insan”a karşı. Yunus Emre’nin müthiş öngörüsü ile söylersek: “Başında aklı olan ücret ile iş etmez”.
-Ayak diremek çalışmaktan daha az can sıkıcı.
II
Çalışma bir lanettir, cezadır. Adem’in işlediği günahının ardından tanrısal mahkumiyet Tekvin’de ifadesini bulur: “Toprak senin yüzünden lanetli oldu; ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin”. Ardından Pavlus’un ünlü şu kanırtıcı cümlesi gelir: “Bir kimse işlemek istemezse, yemek de yemesin”. Günümüz türkçesi ile: Çalışmayana ekmek yok.
Hıristiyan düşünce için çalışma insanın temel faaliyetidir ve insan çalışması tanrısal yaratının yeryüzündeki devamıdır yollu argümanlar Kutsal Kitap’taki bazı metinlere ve bu sorun hakkında kilisenin geliştirdiği en yeni tavırlara dayanır. Öyle ki “Fabbrica” bina anlamına gelir, Eski Latin ve Rönesans anlamında insanın zamana yayılmış yapı yapma etkinliğidir. Bugün de Milanolular katedrallerine “la fabbrica del dom” der ve bu sözle kilisenin yapımının hem büyüklüğünü hem de zorluğunu, yapım süreci zaman içinde devam eden tek bir bina fikrini kastederler (Rossi, 2007; XVI).
Hıristiyanlığa gönderme yapmaktan kaçınan hümanist düşünce akımı da aynı kavrayışı savunur ve çalışmayı insanın yaratıcı özgürlüğünü en yüksek noktada ifade eden insan faaliyeti olarak görür. Marx ve Proudhon’dan bu yana emek kavramı evrensel bir toplumsal değer, felsefi bir kavram haline geldi. Marksist düşünce de çalışmanın merkezi bir kategori olduğunu ve insanın özünü oluşturduğunu kesin bir dille savunur. Güya kapitalizme karşı marksist esinli muhalefetin gelecekteki sınıfsız toplum tasavvuru dahi eksiksiz biçimde fabrika düzeneğiyle uyumlu bir toplum imgesi sunar. Hıristiyan, hümanist ve marksist düşünce halkaları bir zincir oluşturur: “Çalışma insanın özüdür”ünü meşrulaştırır. Nazi toplama kampları da bu düşünceyi paylaşır, Auschwitz’in girişindeki tabelada “Çalışmak özgürleştirir” yazılacaktır. Fabrikalara diri diri tıkılan endüstri proleteryasının çalışma koşulları Rönesans döneminde çalışmaya verilen isimle, tripalium’la birebir uyuşur. Çalışma anlamına gelen tripalium, aynı zamanda üç kazıklı bir işkence aletinin adıydı ve bu sözcük rahatsızlık, eziyet, ıstırap ve aşağılanma anlamlarını taşıyordu.
Modern bürokrasi, rasyonel düşünce, verimlilik ilkesi, bilimsellik ideolojisi, araçsal akıl, ücretli emek vb. temeller üzerine inşa edilen fabrika sisteminin sıradan bir uzantısıydı Auschwitz. Mal üretmek yerine, ham madde insanlardı ve son ürün ise ölümdü. Modern fabrika sisteminin en önemli simgesi olan bacalar insan etinin yakılmasıyla oluşan keskin dumanlar püskürtüyordu. Modern Avrupa’nın çok mükemmel organize olmuş demir yolu ağı, toplumsal mühendisliğin icadı fabrikalara bu kezinde yeni bir tür hammadde taşıyordu. Kitlesel üretim hattı ve onun evrensel bol bol madde düşüncesiyle, toplama kamplarında uygulanan teknoloji ve onun bol bol ölüm düşüncesi arasında, rastlantısal benzerlikten çok daha fazla zorunlu bir bağlantı vardı (Bauman, 2007; 21-22). Topraktan koparılan “özgür emek”in işçilerini diri diri bağrına basan fabrika düzeneği, bu kezinde “işçi sınıfı olmayan tek halk” Yahudilere kucak açıyordu.
Modern antisemitizm Avrupa ülkelerinde doğdu. Kentleşme, sanayileşme süreci, sınıf kavgası, sanayi proletaryası, kapitalist sınıf olmadan modern antisemitizm düşünülemez; Türkiye’de bunlar yoktu (Levi, 1998; 32-33). Avrupa medeniyeti buhar kuvveti, donanımlı ordular, zenginlik demekti. Ama bunun arkasında da kapitalist değişimin sancıları, her şeyin yıkıldığı bir Avrupa vardı. Sanayi devrimi diye adlandırılan dönemde, köyler boşaltılmıştı. İnsanlar yollarda ölüyorlardı. İngiltere'de ticari genişleme, araziyi çitleme hareketi, Sanayi Devrimi'nin ilk yılları hep darağacının gölgesinde meydana gelmişti. İdamların büyük çoğunluğu mala karşı işlenen suçlardı. Yoksulllar ülkede haklarını kaybetmişlerdi ve sefaletleri, yetersiz koruma önlemleri yüzünden suça itiliyorlardı. Küçük esnaf yada ustalar, borç nedeniyle hapse düşmek korkusuyla gayrimeşru işlere ve sahtekarlığa itiliyordu. Hoş bir manzara değildi ve Britanya halkı tüm Avrupa'da kargaşalı haliyle tanınıyor, Londra ahalisi yabancı ziyaretçileri itaatsizliği ile şaşırtıyordu (Thompson, 2004 100-101). 19. yüzyılın Londra’sı bizim Tanzimatçıları da korkutmuştur. Çünkü ahalinin önemli bir çoğunluğu hırsızlık ve fuhuşla geçiniyordu. Geçen asrın Doğulusu –ki bunların başında Türkler gelir- bu tip bir değişimi istemiyor, bu dünyaya çok şüpheyle bakıyordu (Ortaylı, 2007; 35).
Tarımsal toplumda çalışma bedenseldi ve küçük zanaatkar temelli çalışma ilişkileri kapitalizmin ücretli çalışma düzeneğine kapalıydı. Zanaatkarlar ve esnaf kapitalizmin çalışma mantığına direnirse önlerinde birkaç seçenek vardır: Asimile olmak, göç etmek yada katliam, tehcir, aşağılama gibi yollarla “temizliğe” tabi olmak. Bu, 20. yüzyılda tanık olduğumuz süreçlerdir. Tarımsal bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu Batılılaşma deneyiminden modernleşme sürecine adım atarken, bu sürece direnen zanaatkar kesim acımasızca yok edilir. Devlet eliti “etnik olarak Türk değildi. Elbette elit tabaka Türkçe konuşuyordu. Türkçe konuşması yalnızca bir tesadüftü. Siyasal elit görece gerilemeden kurtulmanın yolunu arıyor ve dayanacağı bir etnik grup bulma gereğini duyuyordu. Siyasal elitin etnik bir gelin araması gerekiyordu. Anadolu köylülüğü buna uygundu. Gelin çevresinde olup bitenlerin farkında değildi” (Gellner, 2005; 197). Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçilen bu süreçte anti-kapitalist bir sistemle “seri üretime hayır” diyen küçük imalat sektörünün zanaatkar kesimi Ermeniler kıyıldı. Atatürk’ün 16 Mart 1923’te, Adana’da, Türk Ocağı’nda, Esnaf Cemiyeti’nin çayında yaptığı konuşmasında dediği üzre “sanatsız(*) kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”. 1915’de tohum halindeki Cumhuriyetin eli kesilir. Aynı konuşmasında Atatürk muasır medeniyet yolundaki Türkiye’nin hedefine değinecektir: “Bugünkü tezgahla Amerika ve Avrupa’ya karşı mücadelenin nasibi mağlubiyettir... /... Bu memnuniyet ve saadetim asıl siz sanatkarların ufak dükkanlarınız yerine muhteşem fabrikalar yapıldığını gördüğüm gün, en hakiki ve en yüksek derecesini bulacaktır” (aktaran Fethi Naci, 1998; 162).
17. yüzyıldan başlayarak toplumsal ilişkilerimizi baştan aşağı yapılandıran, modern yaşamın merkezine oturan çalışma’nın insanı nasıl ezdiğini, yok ettiğini gören modern Yahudi-Hıristiyan düşüncesi çalışmanın dönüşüm geçirmesini savunur, ne ki bu müdahale “eşit işe eşit ücret”, yada “adil ücret” talebinden öte gitmez. Bu; çalışmayı bir alet olarak kullanan, onu para yada sermaye gibi fetişleştiren, onu alınıp satılan bir meta gibi gören modern toplumların üzerinde inşa edilen mevcut düzeni savunmaktan, ücretli çalışmayı meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir.
Ücretli emek toplumsallığın gerçekleştiği bir toplumsal ilişkiler örgüsü, toplumsal ilişkilerin hakikati, odağı oluverir. Üretim unsuru olan emek doğrudan doğruya zenginlik üretmenin yolu olarak görülür. Kitlesel işçi figürünün ortaya çıkış dönemine tekabül eden emek ve sermaye çözümlemesinde, emeğe işçinin değil, sermayedarın görüş açısıyla bakan Marx, gelecekteki kötülüklerin nedenini emeğin bu çarpıcı dönüşümünde görür: emek yabancılaşmıştır artık. Çalışma artık, antropolojik bir kategori, yani insan doğasının yada tüm uygarlıkların ortak paydada birleştiği bir değişmezi değildir. Tersine insanı silen, yiyip bitiren bir canavara dönüşen tarihsel bir kategori ile karşı karşıyayız.
Ücretli emek ezelden beri varolagelmedi. Ama nasıl ve ne oldu da çalışmayı kişisel ve toplumsal yaşamımızın merkezi kabul ettik? Şöyle oldu: Zenginliğin mutlak anlamda arzu edilen bir şey olduğu fikri Adam Smith ve ardıllarında açık seçik bir hal aldı. Zenginleşme tutkusunun mahkum edilmesinin yerini, zenginliği arttırmayı hedefleyen deneyim, araştırma, deneme ve teoriler çılgınlığı aldı başını gitti. Onaltıncı yüzyıl İngiltere’sinde güç ve zenginliğin işareti başkaları tarafından hizmet edilmekti. Bir kişinin kendisinden daha güçsüz, daha incinebilir olan ötekilerin emeği sayesinde beslenme düşüncesi İngiltere’de, işgalci bir kimliği değil bir beyefendiyi tanımlardı, çünkü “diğer insanların alın terleriyle yaşamak” beyefendilerin gıpta edilen talihleriydi (Greenblatt, 2001; 44). Adam Smith’i büyüleyen şey ise, doğru olarak örgütlenmiş insan emeğinin katbekat değer, zenginlik yaratma potansiyeliydi. Çalışma/emek zenginliğin biricik kaynağıydı! Çoğaltma, taklit ve yeniden üretim, binlerce kez kullanılan yöntemlerin binlerce kez amaçlanan aynı hedefe varma, çalışmanın tarihinde baştan beri temel yeri tutuyordu. Çalışmanın karakterinde yeni olan, zenginliği üretmesiydi. Bundan böyle insan emeği ekonomi politiğin baş aktörü olarak sahneyi düpedüz işgal eder, Antik Yunan’dan Roma’ya, ortaçağ ortalarına dek aşağılanan, göz ardı edilen çalışma birden bire tüm 18. yüzyıl eserlerinde boy atar. Smith’in derdi çalışmanın doğası değildi; emeğin genel mübadeleyi sağlayan töz olduğunu keşfetti: Çalışma/emek zamanın ta kendisi idi, zaman emeğin hammaddesi, nihai oluşturanı idi. Bir tarlayı ekmek, mobilya yapmak, elbise dikmek, duvar örmek arasındaki ortak özellik neydi? Emek! Çalışma kavramını başımıza, kıçımıza sokanlar emeğin mübadelenin temeli olacak, hesap edilebilir ve ölçülebilir niteliğini keşfettiler. Çalışmanın/emeğin özü zamandı. Ve tabiki THE TİME İS MONEY!
Batı’nın 18. yüzyılı, çalışma ilişkilerinde niteliksel bir değişime uğrar. Bu, imalat ve ticaretin kapsam ve hacminde meydana gelen bir artışla sınırlı değildir. Fabrikanın ve saatin disiplini. Tekstil fabrikaları ve mühendislik atölyeleri başta olmak üzere endüstrilerde yeni zaman disiplini bütün şiddetiyle uygulanır, zaman etrafındaki çekişme daha yoğunlaşır. İngiltere’de ilk kuşak fabrika işçilerinin kafasına ustaları tarafından zamanın önemi kakılır. Endüstriyel olmayan kurumların başında gelen okullarda “zaman tutumluluğu” öğretilir. Püritanizm sanayi kapitalizmiyle yaptığı mantık evliliğinde, insanları yeni zaman değerlerine alıştıran ve vakit nakittir denklemini aşılayan bir ajan olarak iş görür (Thompson, 2006; 475-491). Bu zaman kavramı yeni bir edebi türün, piyasa toplumu ve burjuvaziyle işbirliğine giren romanın da müjdecisiydi.
19. yüzyıla gelindiğinde emek insanın özü olarak görülmeye başlar. Büyük bir dönüşüme maruz kalan emeğin/çalışmanın, insanın özü olduğu fikrini felsefi olarak temellendiren idealist bir felsefe gelişir. En baba temsilcisi Hegel’dir. Tinin Görüngübilimi’nin önsözünde çok açık yazar: “Çağımızın bir doğuş ve yeni bir döneme geçiş çağı olduğunu görmek zor değildir. Tin şimdiye değin içinde varolduğu ve imgelediği dünya ile bozuşmuştur ve onu geçmişe gömme düşüncesini taşımaktadır: artık kendi öz dönüşümünün emeği (çalışması, İB) içindedir. (...) Tin usulca yeni şekline doğru olgunlaşır, önceki dünyasının yapısını parça parça çözer, ve bunun sarsıntısı tek tük belirtilerde sezilir; kurulu düzende yayılan kayıtsızlık ve can sıkıntısı, bir bilinmeyenin belirtisiz önsezisi, -bunlar yaklaşan değişimin müjdeleridir” (Hegel, 1986; 26). Hegel’in ilgilendiği çalışma, gözleri önünde manifaktürde cereyan eden emek/çalışma değil, tinsel faaliyettir. Tin, Tarih’in ve doğanın son kertesine kadar durmaksızın çalışır; amaç, tümüyle tinselleşmedir. Descartes ve Bacon’da temelleri atılan doğayı bütünüyle insani bir dünya haline getirme, düzenleme istiği Hegel uğrağında meşrulaştırılır. Ardılı Marx’ta da, Hegel’le aşık atacak denli, doğal olana karşı bir kin, doğayı egemenliği altına alma isteği vardır. Doğadan söz eden dil 17. yüzyıldan beri askeri kavram ve metaforlarla doldurulmuştu: Doğa fethedilmeli. Diderot partisyenlerle teorisyenleri doğayı fetih ve itaat altına alma ortak paydasında birleşmeye davet ederken, Fransız neferi Descartes usun ilerleyişini doğaya karşı açılmış bir dizi muzaffer savaşa benzetti. Kültürün/Felsefenin bir başka yılmaz savaşçıları Claude Saint-Simon ve August Comte, aralarında ciddi fikir ayrılıkları olan Marx’ın tarihi gelişimi “insanın doğa üzerindeki egemenliğinin durdurulamaz ilerleyişi” olarak tanımlamasında hemfikirdirler (Bauman, 1999; 19).
Tarımsal ve el zanaatlarına dayalı ekonomiden, sanayi ve fabrika üretiminin hakim olduğu yeni bir ekonomik örgütlenme biçimine geçişi sağlayan Sanayi Devrimi çağdaş kapitalizmin tarihinin başlangıcı sayılır. Günümüzde ise sanayileşme teknolojik gelişme temelinde tanımlanıyor. Hammaddeyi dönüştürmeyen, hatta hammaddeye dokunmayan, spekülatif yatırımlara yönelen sermaye miktarı gitgide artıyor. Makine ve teknoloji azın azın insanın yerini aldıkça insanın çalışma zamanı artık zenginlik üretiminin biricik ölçü birimi olmaktan çıkar. Dünyanın en büyük endüstriyel şirketlerinin, örneğin Siemens, finansal yatırımları üretim faaliyetlerinden çok daha fazla kazandırıyor. Servet edinmek için emek artık elzem değil. Uygarlığın seyri boyunca, kölelerle yapıldığında başlangıçta oldukça verimsiz olan çalışma giderek daha üretken hale geldi ve daha kolaylaştı. Bugün emeğin üretkenliği, 1950’li yıllardan beri, hızla arttı. Giderek daha az insan emeği kullanarak daha çok üretebilecek durumdayız. Çalışmanın üzerimizde uyguladığı baskının ve kısıtlamaların gevşemesi nihayet mümkün görünüyor. Acaba gerçekten öyle mi? Teknolojik gelişme boş vakitleri ve özgürlük alanlarını arttırmıyor, işsizliği katlıyor ve korku tohumları ekiyor. Korku her yana yayılıyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı’da neoliberalizmin emek ve sermaye arasındaki yoğun mücadeleyi gerilettiği ileri sürülebilir. Kapitalizmin bu “altın çağ”ında düzenli sermaye birikiminin ve uyumlu işçi ilişkilerinin yaşandığı bir süreç başladı; merkezdeki kapitalist ülkelerde işçiler yeni işler elde ettiler, ücretleri arttı, sosyal hizmetlere sahip oldular, sendikalarda örgütlendiler vb. Özetleyin Batı’daki işçiler II. Savaştan güçlenmiş olarak çıktılar. Ve yine bu dönemde kitlesel işsizlik heyulası bizzat kapitalist politika yürütücülerini korkutmaya başladı, çünkü işsizliğin olağan kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu anlaşıldı (Munck, 2003; 40-42). Günümüzde kimi ekonomi uzmanları ve politikacılar istihdamın öncelikli olmadığını ileri sürüyor, üretkenlik artışının insan emeğini işe yaramaz kıldığını düşünüyor. Bu kezinde toplumsal kötülük, huzursuzluk kaynağı olarak görülen işsizlik kategorisinin hortladığı, modern toplumlarda işsizlik heyulası katı olan her şeyi silip süpürebileceği, toplumu kemirdiği, işsizliğe maruz kalan bireyleri suça sürüklediği ve işsizliği toplumları öngörülemez tepkilere yönelten bir kanser olarak gördükleri için istihdamı arttırmaya yönelmeleri, bir başka deyişle çalışmayı meşrulaştırmaları ücretli çalışmanın bir kanser olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz, olsa olsa biraz daha öteler. Bu kezinde insanları işsizlikle korkutarak çalışmayı ayakta tutarlar. İşsizlikle beraber iş güvencesi eksikliği de her geçen gün dünyaya salgın bir hastalık gibi yayılıyor. Üstün nitelikli meslek sahipleri dahi istikrarsızlığa ve belirsizliğe mahkumlar. 18. yüzyılın Sanayi Devriminden 21. yüzyılılın “Küreselleşme Devrimi”ne gelindiğinde, çalışanların işlerinde ve dahası hayatlarındaki belirsizlik, güvensizliğe koşut, işgücünün esnekliği adı altında geçici, kayıt dışı çalışma biçimlerine doğru bir hareket gözleniyor.
Modern zamanlarda düzenli çalışmaya itilen yoksulları içine çeken fabrikaların “üretici toplum”undan” tüketim estetiğiyle yönlendirilen “tüketici toplum”a geçildiğinde seri üretim artık kitlesel emeğe ihtiyaç duymuyor. Bir zamanlar “yedek sanayi ordusu” olarak görülen yoksullar, felsefenin de, sanatın da dışladığı “defolu tüketiciler”e dönüştürüldü. Artık emeklerine ihtiyaç duyulmayan bu ‘artık’lar ne olacak? Emeğine bile ihtiyaç duyulmayan bu yoksulların bedenlerini nasıl zapturapt altına alacağız, nasıl yok edeceğiz? –Yeni bir felsefeye ihtiyacımız var. Felsefeciler uyuyor mu? Liberal totalitarizmin olmazsa olmazı faşizme bir kez daha acilen ihtiyacımız var.
Modernleşme süreci tarımdan endüstriye geçişle tanımlanırken, modernizm sonrası, ABD başta olmak üzere özellikle merkez kapitalist ülkelerde emeğin endüstriden hizmet sektörüne (sağlık, eğitim, finans, bilişim, iletişim, medya, eğlence, reklam, hukuk vb) kaydığına tanık oluyoruz. Hizmet sektörü daha bilgi-yoğun, maddi-olmayan emekle kendini gösterir. Yeni global düzende maddi-olmayan emeğe yalnızca ekonomik değil, öncelikle politik sebeplerle yatırım yapmak gerektiğini vurgulayan ABD’nin Clinton hükümeti döneminin çalışma bakanı Robert Reich’e göre “uzun dönemde maddi-olmayan emek ürünleri her ülkenin canalıcı malvarlığıdır: bilimsel ve teknolojik araştırma, işgücünün eğitimi, yönetim geliştirme, iletişim, elektronik finans şebekeleri. Düşünsel emek evreninde, araştırmacıları, mühendisleri, bilgisayar bilimcileri, hukukçuları, bazı yaratıcı saymanlıkları, yönetim müşavirlerini, mali danışmanları, siyaset yazarlarını, gazeteciler ve üniversite profesörlerini buluruz” (aktaran Bove ve Empson, 2007-2008; 190). Reich’ın andığı kurumlar ve kişiler aynı zamanda mücadele alanımızı da işaret ediyor.
Amacı tüketici inşa etmek olan bu post-endüstriyel sürecin en belirgin özelliği her türlü üretim hizmet üretimi haline geliyor, öyle ki endüstriyel imalat dahil. Emek/Üretim enformatikleşiyor. “Küresel hiyararşide orta düzey konumlar için rekabet endüstrileşme üzerinden değil, üretimin enformatikleşmesi üzerinden yürütülüyor” (Negri, 300). Günümüzde enformasyon ve iletişim, üretim süreçlerinde asli bir rol oynamaya başladı. “Enformasyon ekonomisi”ne geçiş zorunlu olarak emeğin niteliği ve doğasındaki değişimi de ardı sıra getiriyor. Hizmet üretimi ortaya maddi ve kalıcı bir ürün çıkarmadığından, bu üretim sürecindeki emek “maddi-olmayan emek” olarak adlandırılıyor. Bilgisayar ve iletişim devrimi emek pratiklerini kökten değiştiriyor. Sermaye mekanını küresel ağın bir başka noktasına kolaylıkla taşıyarak emeğin pazarlık gücünü zayıflatıyor, sözleşmesiz çalışma, evde çalışma, yarım gün, parça başı, esnek çalışma biçimleri uygulamaya sokulabiliyor.
Tarım modernleştikçe, üzerinde serimlenen çalışma ilişkileri, disiplin, teknoloji ve ücret ilişkileriyle arazi, dahası toplum bir fabrika haline gelmişti. Endüstriyel ekonomiden enformasyon ekonomisine geçişin ilk coğrafi sonucu üretimin merkezsizleşmesidir. Fabrika kent merkezlerine kitleler halinde göçü kışkırtmıştı. Endüstriyel seri üretimin etkililiği, fabrika mekanı yaratmak ve ulaşımı kolaylaştırmak için, üretim unsurlarının yoğunlaşmasına ve birbirine yakınlaşmasına bağlıydı. “Artık fabrikalar çeşitli bölgelere dağılabiliyor. Çalışanların tam anlamıyla yeni enformasyon teknolojileri kullandıkça bazı sektörlerde fabrika mekanı ortadan kalkmıştır. Enformasyon ekonomisine geçişle birlikte, üretim bandının yerini üretimin örgütsel modeli olarak ağ almış”tır (Negri, 307). Üretimin enformatikleşmesi ve maddi-olmayan emeğin ortaya çıkışının sonucu, somut emeğin heterojenliği azalmaya yüz tutup işçi emeğinin nesnesinden daha fazla kopuyor ve emek süreçlerinde homojenleşme kendini gösteriyor. Üretim aracı artık nerdeyse, ne sermaye, ne doğal kaynaklar (toprak, madenler vb.), ne de emektir; bilgidir.
Sınıf mücadelesi, özetle, kapitalist gelişmenin motoruydu; emek bu üretim sürecinin en içsel unsuru ve sermayenin asıl kaynağı idi. Bugünse emek pratiklerinin gerek biçimlenişi gerekse uzamı değişmiştir. Kapitalist sömürü ve tahakküm ilişkilerinin nesnesi fabrika ve onun özgün üretici faaliyetleri ile sınırlı olmaktan çıkıp toplumsal alanı tümden kuşatmıştır. Şimdi sorun, Negri ve Hardt’la birlikte söylersek, isyan edilecek düşmanın nasıl belirleneceğidir.
Bana göre bugün, eğitimli kesim, türkçede “iyi eğitim almış” deniyor şu günler, savaşmamız gereken birinci dereceden düşmanlarımızdır. Gazeteci-televizyoncular başı çekiyor, eğlence endüstrisinin sanatkarları, plastik sanatçılar, müzikçiler ve sinemacılar kuyrukta bekleyenler, ana okulundan üniversitedeki proföserine “iyi eğitim almış”lar cephede yerini alıyor. Bu adamlar vd. geleceğin en süzme faşistleri olarak toplumu takahküm altına alacaklar, aldılar, alıyorlar.
Liberal/Global totalitarizmin ücretli muhafızları öbeğinde yer alan sanatçılar (plastikçileri, müziksiyencileri, sinemacıları başta olmak üzere), ana okulu öğretmenlerinden üniversitede kürsü akrobatı profesörlerine varıncaya dek uzun ve de güçlü bir zinciri oluşturan “iyi eğitim almış”cılar ve bu saydıklarımızdan daha aşırı muhafazakar fundamental “düşünce özgürlüğü” gardiyanları gazeteci, gazetevi-yazar, gazetevi-siyasetçi, gazeteden-zengin, gazeteci-emlakçıya varana dek geniş ve pişkin bir başka yelpazeyi oluşturanlar hep birlik olup kültürü, toplumu yelleyen, maddi-olmayan/enformatik emek yelpazelerinin içinden çıkacaktır günümüzün ve yakın dönem Türkiye’nin görünmez ağa sinen faşistleri. Unutmayalım ki, Weimar Almanyası’nda Nazizme yan çıkanlar işsiz güçsüzler değil, düpedüz işini kaybetmek korkusuyla yanıp tutuşan hali vakti yerinde iş-güç sahipleriydi.
Ey ‘Bilgi Cumhuriyeti’nin maddi-olmayan/enformatik emeğin çocuğu! Gelecek yaşam senin eserin olacak! Piyasa toplumunun alçak kavrayışlı, para kafalı “iyi eğitim almış” tek satır okumaz ve tek satır yazmaz okur-yazarları; Türkiye’nin zenginliğini kemiren ve kaymağını Tarama Sözlüğü’ndeki anlamıyla sömüren günümüz ve yakın dönemin en tehlikeli yaratıkları olarak yontulmaktadır. Bu elleri, zihinleri, giysileri ve dahi günlük alışkanlıkları yontulmuş sopalar karşımıza konan kanon olarak dikilmekte, gazeteci, gazeteci yazar, uzman, stratejist, iletişimci, hukukçu, doktor, banka hortumcusu, profesörcü, ekonomistci, yatırım azmanı, editör, genel yayın yönetmeni, translektüel olarak karşımıza çıkıyorlar, işkenceci, tecavüzcü, travesti olarak değil, ne tuhaf, kap kaççı, otopark değnekçisi, hanutçu, üç kağıtçı, et ve toprak satıcısı, hokkabaz, Sülün Osman, Çanakkaleli Melahat, zurnacı, sekizlik çivi, dörde dört kereste, filistin askısı, don lastiği, 12 Eylül 1980’lerde kimi kıçları param parça eden şise ağzı, atık su gideri, pisuvar, ayakkabı bağcığı, kapı menteşesi, kerpeten, mahkum, volan, kol işçisi ve çocuk ve dahi Allah olarak çıkmıyorlar karşımıza. ‘Bilgi Cumhuriyeti’nin pazarcıları bu o’lar Tv ekranlarında, dergi-gazete künyelerinde, korkuluklarla çevrili sitelerde, nezih restoran köşeleri, steril üniversite hücreleri, emlakçı dükkanları, hukuk ofisleri, çok yıldızlı aşk odalarında beslenip serpiliyorlar, mezbahalarda ve dahi ahırlarda rastlayamadığımız bu o’lara iki yılda bir düzenlenen mezbaha performansında, “sefalet” happeninginde rastlıyoruz.
Ben bunları türkçe dedim. Fransız kibarı ve de filozofu olsa idim şöyle derdim: Maddi-olmayan enformatif emeğin: “çok geniş bir meslek yelpazesindeki profesyoneller (öğretmenler, psikiyatristler, her çeşidinden eğitimciler, vs.) geleneksel olarak polise ait olmuş işlevleri yerine getirecekler” (Deleuze, 2007; 223).
Çalışma tarihseldir dedik. Eski Yunan’da çalışma neydi, çalışmayı nasıl görürlerdi?
Felsefi, tarihsel ve edebi metinlerden tanıdığımız, kapitalizm-öncesi “ev içi iktisat”a özgü özellikler sunan Yunan toplumu ve onun filozofları, çalışmayı “çalışma sorunu” olarak görmezler, tersine çalışma alçaltıcı değerlerle özdeşleştirildiğinden çalışmaya asla değer vermezler. “Homeros manzumelerinde hayatın sırf egemen sınıf arasında aktığını, diğerlerinin ancak bu sınıfın hizmetkarı rolünde sahnede yer alabildiğini” görürüz (Auerbach, 2007; 24). Çalışanlar/emekçiler toplumsal olarak aşağı tabakadan görülmekle kalmaz, aşağılık biri gibi kabul edilirlerdi. İnsanların en aşağısında kölenin ve théte’nin (uzmanlaşmış bir bilgiye sahip olan zanaatkardan farklı olarak, her türlü işe koşulabilen ve bir mülk sahibine belirli bir süre kol gücünü kiralayan, para karşılığı iş gören kişi) faaliyeti vardır. Ardından demiurgos’lar/zanaatkarlar gelir. Bunlar “teknik”e hakimdirler, iyi ama, toplumsal alçalmadan payına düşeni alırlar, çünkü onlar demos (halk) için çalışırlar, yani kendi yaşam koşullarını, tıpkı dilenciler ve dahası ticari faaliyette bulunan tüccarlar gibi, başkalarına borçludurlar. Bir tek tarımsal faaliyette bulunanlar çalışmanın alçaltıcılığına mahkum edilmekten kurtulurlar, çünkü bunlar başkasına bağımlı değildir (Méda, 2004; 38-39). Özetleyin çalışma kol gücüne dayalı olduğundan değil, bu faaliyetlerin kendisi için değil başka bir amaçla (örneğin para kazanmak) gerçekleştirildiği, başkasına bağımlı olduğu için, kölelik nedeniyle aşağılanıp mahkum edilir.
Çalışmaya dayalı faaliyetleri küçümseyen Yunan felsefesi ve filozofları hakiki özgürlüğün, yani insanın en insani şeye, yani logos’a göre davranmasını sağlayan şeyin, maddi ihtiyaçlar sağlandıktan sonra gerçekleşeceğini düşünür. Aristoteles’ten Cicero’ya, Ksenopson’dan mistik Plotinos’a dek Yunan ve Roma düşüncesine göre yurttaşlık erdemine sahip olmak için özgür insan olmak yetmez, kölelerin, zanaatkarların ve kol emekçilerinin yapmak zorunda oldukları işlerden de kurtulmak gerekir, çünkü bir kol emekçisi hayatını sürdürürken erdemin gereklerini yerine getirmesi mümkün değildir. Beslenme, barınma, giyinme ihtiyaçları için çalışmayanlar yoksa, sedir ağacının altında yan gelip rahat rahat taşşaklarını yayma yoksa felsefe de, logos da yoktur. Felsefe yapmak, güzel olanı seyre dalmak, politik faaliyetler yürütmek ancak insan olanların yapabileceği işlerdir, çalışmaya mahkum oldukları için insan olma vasıflarına sahip olmayan aşağılık kol emekçilerinin harcı değildir. Paul Veyne’in belirttiği üzre, Aristoteles yoksulluğu bir eksiklik ve tabiki yoksulluğun kol emekçilerinin bir tür kusur olduğunu düşünür. Ona göre köleler, köylüler ve esnaf “mutlu” bir hayata, yani hem refah hem de asalet dolu bir hayata sahip olamazlar; yalnızca boş zaman insanları, “aylak”lar, manevi yönden insanlık ülküsüne uygun kişilerdir. Plotinos’a göre kol işçileri topluluğu, “erdemli insanların hayatı için gerekli olan nesneleri üretmeye yazgılı, aşağılık bir kalabalıktır.” Cicero ise “her ücretli işin iğrenç ve özgür insana yakışmayacak bir şey” olduğunu söyler. Yunan ve Roma dünyası çalışanları “sınıfsal bir aşağılama içinde boğmak amacıyla yargılar: Çalıştıkları için yargılamaz (...) Emeğe ilişkin antik düşünceler birer fikir olmaktan çok, güçlüler için olumlu, basit insanlar için olumsuz değerlendirmelerdi; önemli olan değer biçmekti: Gerekçelerin ayrıntısı önemli değil” (Veyne, 2006; 140). Burada Ernst Bloch’a kulak verelim: “Hiçbir Yunan matematikçisi diferansiyel hesabı anlayamazdı, ona o denli yaklaşan Zenon bile. Sonsuz küçüklükteki değişken büyüklük Yunan toplumunun ufkunun tamamen altındaydı; ancak kapitalizm, o vakte kadar katı ve sonlu olanı öylesine bir akışa sokmuştur ki, sükuneti/durgunluğu sonsuz küçükte bir hareket olarak düşünmek, statik olmayan büyüklük kavramını tasarlamak mümkün olabilmiştir. Yunan köle toplumuna emek kavramının yabancı olması da bununla ilgilidir” (Bloch, 2007; 166-167).
Roma İmparatorluğu’nun egemen olduğu dönem boyunca, hatta ortaçağ sonuna dek çalışma tasarımında büyük bir altüst oluş yaşanmadı. Roma İmparatorluğu çalışmaya hiçbir özel yer atfetmediği gibi, Yunan modeline dayanarak çalışmayı küçümsemekte diretir. Hıristiyanlık, yeni insan imgesiyle birlikte Roma İmparatorluğu’nun kalbinde gelişir ve yayılır. Özellikle Pavlus’un etkisiyle, Yeni Ahid’in çalışma fikri önem kazanır. Ortaçağ, anlayış ve uygulamalarda yavaş bir dönüşüme sahne olur. Kilise Babaları ve teorisyenler yavaş yavaş yeni bir çalışma fikri öne süreceklerdir. Çalışma merkezli bir modernitenin tohum vermesini sağlayacak şekilde teori ve pratiğin değişmesi ancak Ortaçağ sonlarında gerçekleşir. 12-13. yüzyılda bir kırılma yaşanır: geçmişte tamamen mahkum edilmiş olan tefecilik üzerindeki yasak yumuşamaya başlar. Hıristiyanlık yedi temel günahtan birini işlemeye yol açan tüm meslekleri özellikle de tefeciliği, ticareti yasaklamıştı. Aziz Thomas bazı meslekleri (tacirlerinkini), bazı kavramları (satış, tefecilik) topluluğun iyiliği, kamusal yarar için gerçekleştirildiğinde yeniden değerlendirir (Méda, 2004; 51-57).
XI. yüzyıldan itibaren zaman zaman ordo’nun yerine conditio, “konum” ve 1200’e doğru “tabaka” terimlerinin geçirilmesi köklü bir değişimdir. Topluma bakış açısının böyle laikleşmesi başlı başına bir önem taşımaktadır. Bu laikleşme dua edenler, savaşanlar ve çalışanlardan oluşan üçlü şemanın yıkılması ile birlikte olur. Bu, aynı zamanda Ortaçağ toplumunun bir evrim geçirdiği anlamına gelir. Bir toplumun üçlü şema tarihinde en kritik zaman o zamana dek şemada yer almamış yeni bir sınıfın ortaya çıktığı andır. Dumézil’in Hint-Avrupa toplumlarının ortak özelliği olduğunu gösterdiği bu üçlü şemayı bozan sınıf tacirler sınıfıdır. “Tanrı ruhbanları, şövalyeleri ve çiftçileri yarattı; ama şeytan burjuvaları ve tefecileri yarattı” diyen XIV. yüzyıl İngiliz vaaz kitabı bu değişimin hiç de bütünüyle ve hemen benimsenmediğini gösterir (Le Goff; 1999; 210). Ticari faaliyetler hala küçümsenmektedir, kişisel kazanç gerçekleştirmek için çalışma fikri, ticaret sayesinde kendi kazancı için çalışma fikri hala hoş görüyle karşılanmaz. Ne var ki insanlara ait olmayıp Tanrı’ya ait Zaman fikrinde gedikler oluşur; tacirler yada tefecilerin zaman spekülasyonu yapması, zamanı sahiplenmesi üzerindeki yasak kırılacaktır. Zaman artık Tanrı’ya değil insana aittir. Sekülerleşen zaman, zaman-emek kavrayışıyla toplumsal ilişkilerin merkezine oturur ve modern çağın çalışma ilişkileri örülür.
Birtakım İnsanlar adlı ‘roman’ında, “çalışan, terleyen insanlara bakan bir adam -kim olursa olsun, ne olursa olsan- gıpta, acı, kendi kendine bile itiraf edilmeyen utanma ile karışık bir hüzün duymaz mıydı? Kim bilir belki de bu, insanda bir çalışmak, bir güzelliğe, bir saadete beraber ulaşmak insiyakının duyulması, yahut uyanmasıydı. Eskiden beri bu nevi çalışanların yemek yiyişini, uyuyuşunu görenler bu hakikati hissetmişler, için için bu saadete gıpta etmişler, şaşırmışlardır” diyen Sait Faik yanılıyordu; Eski Yunan ve Roma düşüncesi ve filozofları çalışan insanlar karşısında utanmamışlar, hüzünlenmemişler, “bu hakikati” hissetmemişler, çalışanlara gıpta etmek bir yana düpedüz aşağılamışlardı.
Okuma Parçası I
Bir Oğlancı Filozof ve Bir Oğlan Eskisi Köle
Filozof, derin düşüncelerden başını ve elini kaldırıp evinin dış kapısında nöbet tutan muhafıza gözü ilişip onu pek de yaşlı bulunca hizmetçisine dönerek şöyle uludu: “Bu suyu çıkmış herif de neyin nesi böyle? Solucanların mekanını ebedi istirahatgah belleyecek bu canlı cenazeyi kapının dışına dikmekle iyi etmişsin, afferin de, nerden buldun bunu kuzum?” Artık özgür bir ter oğlanı eski köle, bu sözleri işitince filozofa şöyle karşılık verdi: “Aman Efendim, beni tanımadınız mı? Ben, çocukken üzerine bindiğiniz küheylanınızım.” Bunun üzerine filozof dönüp boy aynasında kendine baktı, odasına kaçıp ter oğlanlığının yıpratıcılığı üzerine düşünceler kaleme aldı.
Günümüze ulaşan “Yaşlılık ve Zamanın Geçiciliği Üzerine” adlı bilgelik ve ontoloji dersi o sıra yazıldı.
Okuma Parçası II
Ücretli Filozoflar Arasında
İnsanın ontolojik varoluşunu, sorunsallarını arayıp duran filozoflar, felsefeye özenen şairler, ücretli çalışmaya mahkum emekçilerde ne metafizik ne de ontolojik bir öz bulamadıkları için bizi insan olarak görmüyorlar. Ekonominin ve kültürün işlediği suçların ortağı onlar da bizim gibi, parasını yedikleri akademinin, üniversitelerin ücretli köleleri, köleleri değil mi?
*
Sanat, hadi Adornoca söyleyelim, özerk sanat, sınıflı bir toplumda kafa emeği ile kol emeği arasındaki bölünmenin mükemmel bir temsilidir. Birincisi, özerk sanat sınıflı bir toplumda işçi sınıfının dışlanmasıyla tam anlamıyla gelişebilir. İkincisi, eğlence, ücretli çalışma ilişkilerinin bir uzantısıdır. Ekonomik statükoyu koruyan kültür, varlığını kafa emeği ile kol emeği arasındaki köklü ayrışmaya borçludur. Adorno’yla birlikte söylersek, “kültürün tamamı, toplumun suçuna iştirak eder. Kültür, üretim alanında zaten geçerli olan adaletsizlikten beslenerek varlığını sürdürür.” Kültür ve sanat, illa ki savunulacaksa, varolduğu için değil, varlık nedenleri sorgulanıp süzgeçten geçtikten sonra savunulabilir.
Alıntılanan Yayınlar:
Auerbach, Erich (2007) Odysseus’un Yarası (Mimesis’ten), çev. Zeynep Altok, biri, sayı 4, İst.
Bauman, Zygmunt (1999) Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar, çev. Ümit Öktem, Sarmal y., İst.
Bauman, Zygmunt (2007) Modernite ve Holocaust, çev. Süha Sertabiboğlu, Versus y., İst.
Bloch, Ernst (2007) Umut İlkesi, çev. Tanıl Bora, İletişim, İst.
Bove, Arianna ve Empson, Erik (2007-2008) “Mevcudun Politikası? Negri’nin İktidar Eleştirisi’ne Katkı”, çev. Kutku Tunca, Sınırda, s. 8-9, İzmir
Deleuze, Gilles (2007) “Entellektüeller ve Güç: Foucoult ve Deleuze Arasında Bir Konuşma”, çev. Alper Oysal, Cogito, s. 8, 4. bs, YKY, İst.
Méda, Dominique (2004) Emek: Kaybolma Yolunda Bir Değer mi?, çev. Işık Ergüden, İletişim y., İst.
Fethi Naci (1998) Kıskanmak: Eleştiri Günlüğü 5, Oğlak y., İst.
Gellner, Ernest (2005) “Karşılaştırmalı Perspektiften Türk Seçeneği”, Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik içinde, ed. Sibel Bozdoğan- Reşat Kasaba, çev. Nurettin Elhüseyni, Tarih Vakfı Yurt Y., İst.
Greenlatt, Stephen (2001) Shakespeare ve Kültür Birikimi: Rönesans İngiltere’sinde Toplumsal Enerjinin Dolaşımı, çev. Nilgül Pelit, Dost y., Ank.
Hardt, M. ve Negri, A. (2001) İmparatorluk, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı y., İst.
Hegel, G. W. Friedrich (1986) Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea y.,İst.
Le Goff, Jacques (1999) Ortaçağ Batı Uygarlığı, çev. Hanife Güven-Uğur Güven, Dokuz Eylül y., İzmir
Levi, Avner (1998) Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler, İletişim, 2. bs., İst.
Munck, Ronaldo (2003) Emeğin Yeni Dünyası, çev. Mahmut Tekçe, Kitap y., İst.
Ortaylı, İlber (2007) Tarihin Sınırlarına Yolculuk, Timaş y., 13. bs., İst.
Rossi, Aldo (2007) Şehrin Mimarisi, çev. Nurdan Gürbilek, Kanat y., İst., s. XVI)
Thompson, E. P. (2004) İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev. Uygur Kocabaşoğlu, İletişim y., İst.
Thompson, E. P. (2006) “Zaman, İş-Disiplini ve Sanayi Kapitalizmi”, Avam ve Görenek, çev. Uygur Kocabaşoğlu, Birikim y., İst.
Veyne, Paul (2006) “Roma İmparatorluğu”, Özel Hayatın Tarihi 1 içinde, hzl. Philippe Ariés- Georges Duby, çev. Turhan Ilgaz, YKY, İst.
İlyaz Bingül, İki Logos/ İki Koldan Bir Tarih, Sınırda, 2008, sayı 12
İki Logos/ İki Koldan Bir Tarih
“Liberal aydınların etini yemek istiyorum.”
Ahmet Güntan
1. Tanrı benim rakibimdir, patronum değil.
2. Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var.
Kafirlerle müminleri birbirinden ayıran sancak pirin sandukasından çıkıp da sancaktarın elinde dalgalandımıydı, bilin ki sahici bir tehlike ortalıkta kol vuruyor, gökte bir Zülfikar uyuyor.
-Sancaktar haykırdı: “Şer ile davamız var!”
Kulakları kesme, burnu kesme, gözleri oyma, parmakları ve elleri
Yürüyün yiğitler korkman günümüz doğdu
koparma, kafayı kesme, çark işkencesiyle öldürme, yakma, kızgın kerpetenle
Bir savaş edelim şu beyler ile
çimdikleme, hükümlünün kol ve bacaklarını atlara bağlayıp çektirerek kopartma...
Çalın derelere leşleri şimdi
ceza mevzuatının sayfalarından taşıp şehir meydanlarında, tarlalarda birer birer
Yürüyün yiğitler yürüyün girelim meydana
uygulanırken önlerindeki vahşi yaşama sessiz kalan bölük bölük lordlar,
Vuralım kılıcı kanlar saçalım
dinadamları, literatür sahipleri ve yasa koyucular kenetlenip korunaklı köşelerinde
Başın kesin beyler ile paşanın
olup bitenleri seyrediyorlardı. Toprağı ekip biçme uğruna kuşaklar boyu edinilen
Buna kavga derler bey ne paşa ne
çalışma ve boyun eğme alışkanlığı, dahası silah kullanma alışkanlığının yitirilmesi
Haykırıp haykırıp kelle keselim
“Dünyayı zehirleyen bu uğursuz kemirgen hayvanlar soyuna sözle değil, neden
Köroğlu oğlu İlyaz’ım, der:
silahlarla bir son vermiyor, tıpkı hırsızları ip, katilleri kılıç, sapıkları ateşle
Ayırın bedenden başları şimdi
cezalandırdığımız gibi bu melun yıkım tacirlerine, bu fesat sürüsüne, buğdaya da kılıca da sahip bu sodomi sürüsüne elimizdeki bütün silahlarla saldırmıyor, neden ellerimizi onların kanlarında yıkamıyoruz?” seslerinin dilaltında bükümlenmesine yol açıyordu.
Gündüzleri; tarihe riayet madalyonunu oymak için yeni çalışma düzeni uyarınca tüm eşekler, atlar, öküzler, katırlar ve mandalarla hem birlikle hem de gibi çalıştılar.
Geceleri; iki sığırın arka ayaklarının kirişleri kırılmış; belediye binasının ön pencerelerine taş atılmış ve ateş edilmiş; kapı menteşeleri sökülmüş; bir değirmen tahrip edilmiş; bir ibadethanenin bahçesine iki kukla atılmış; şehir meydanının arka sokağına sırtta taşınabilen bir darağacı kurulmuş; meyve ağaçları kesilmiş; balık göletlerinin savakları açılmış; bir tahta köprü ve üç samanlık yakılmış; bir depo soyulmuş; iki ağılda dört koyun boğazlanmış; sülünlere tuzak kurulmuş; toplam yedi köpek zehirlenmiş bulundu. Can kaybı olmamış.
O gece insandılar, yazdı bir gizli el.
Gözlerinizi bu dehşet manzarasıyla doldurun! Beyefendi kılıklı seyircileri durdurabilecek tek şey bu!
“Ama buna bakılamaz.”
“Bu çok kötü.”
“Bu daha beter.”
“Barbarlık!”
“Buneçılgınlık.”
“Bu kadarı da pes doğrusu. Yeter! Gözlerimi kapatıyorum.”
“Ama bu gayrıedebiyat ki.”
Durun, ben size bi fıkra anlatayım.
Fıkra bu ya, Nasreddin Hocalardan biri bir gün, devletlu padişahın isteği üzerine saraya çıkmış. “Nasreddin kulum anlat hele” demiş. Daveti aldığı günden beri kara kara düşünen Nasreddin dağları, ırmakları kuşlamış, çarşıları pazarları kollamış, hanları hamamları derdest eylemiş, kahvehaneleri, meyhaneleri gecelemiş, harman yerlerini bahçeleri seyreylemiş, alimleri ulemaları bir bir dinlemiş, hacılara hocalara, kocakarılara danışmış, aşıklara, ozanlara, kara sevdalılara, köylülere, pençberlere, okumuş yazmışlara, kara cahillere söz sormuş da öyle gelmiş huzura.
“Devletli padişahım”, demiş bizim Nasreddin, susmuş. Gözü yerde, bir çırpıda eklemiş: “Ayanları, kahyaları, matbuatta söz yalayanları ve dahi ücret ile kula kulluk eden ter oğlanları tez elden düzülüp yağlı ipe bağlana” demiş, tam susmuş.
Kısa bir zaman aksaklığından sonra padişah gümbür gümbür gülmüş. “Nüktedandan çok benim ağzıma yakışır bu diskur” diye aklından geçirip gülerken tehlikeyi sezen dişlerinin arasından dağılan söz tanelerini anlayan olmamış. –Felaket.
Felaket Fermanı
Biz çaresiz bahtsızlar, bir lağım faresi gibi içine kıstırıldığımız çalışma labirentinden leşimiz çıkacak, çünkü bizim yazgımız lanetlendiğimiz bu cehennemde çoğalmak, çoğalmak, sayısızca çoğalmak; acı çekmekten başka tercihimiz yok - - hepimiz peygamberiz. Buradan ancak ölümüz çıkacak. Bu azaptan sorumlu şeytanlar ördükleri labirentin dışında, hepsi birer allahsız tanrı. Dünyanın bütün peygamberleri bu dinsiz imansız tanrılara karşı birleşiniz!
Barış ilan etmek size en yakışanı. Sizi gidi sünepeler, sinikler; sinsilerin sinilerini yalamayı sinelerine çekenler! Unutmayın ki körlükleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların ve alçalmışların terbiye edilebileceği yegane okuldur. Sizi eğitime davet ediyorum. Birinci ders: Düzenin işleyişi yitik yığınların kurtulamaması üzerinedir. Bu yitikler sürüsü çoğalarak, bıkıp usanmadan ölene dek çalışarak üremeyi kendi varlıklarının garantisi sanıyorlar. Ne kadar doğru.
Üretim üretim üretim. Sonra da tüketim tüketim tüketim. Ücretli emek, seri üretim ve serseri tüketim insan eliyle tüm dünyaya eşsiz bir mikrop olarak yayılıp çoğaldıkça evrenin doğası bozuluyor. Eğer bu akış kesintiye uğramazsa, dünya insanlarla birlikte yok olmak zorunda. Bir felaket şart.
Şiir-Felaket yaşamın akışını kesintiye uğratır, şairler de bu kesiklerin mimarıdır. Bu herkesin malumu; bilinmeyense: İşimiz şairlere kaldıysa yandık - - bir halta yaramaz onlar.
Felaket bir taşıyıcı bulmuştu: sonsuz çoğalma –şimdideş zamanın ta kendisi; kendine ait bir zaman kazanmış ve her zerreye yayılmıştı.
Yaşam düzeneğinin en azılı destekçileri; tüccarlar tüketici, toplumsa aile ister - - İnsan yığınları çoğaldıkça tüccarın zenginliği, papazın müşterileri arttığı için ticaretin ve ahlakın çıkarları sarsılmaz bir ittifak kurar. Ticaret ve ahlak bu yüzdendir şiire düşman. –Çocuğumuz olmaz bizim. - –Çocuksuz ölmek ne dehşet ne dehşet. Felaket. Yahudisi olmamak
Bizim de Yahudilerimiz olabilir, dedi. Tiren garlarında, sokaklarda, lokantalarda rastladığımızda başımızı çevirip bakmaya tenezzül etmediğimiz, kaderleriyle ilgilenmediğimiz, lanetlenip itilmiş, kakılmış, onlarla temasın bizi kirleteceği, bizden saymadığımız Yahudiler: İşçiler işçiler. Bir de işsizler var ki –Bütün dünyanın işsizleri, birleşiniz.
İki Logos/ İki Koldan Bir Tarih
“Liberal aydınların etini yemek istiyorum.”
Ahmet Güntan
1. Tanrı benim rakibimdir, patronum değil.
2. Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var.
Kafirlerle müminleri birbirinden ayıran sancak pirin sandukasından çıkıp da sancaktarın elinde dalgalandımıydı, bilin ki sahici bir tehlike ortalıkta kol vuruyor, gökte bir Zülfikar uyuyor.
-Sancaktar haykırdı: “Şer ile davamız var!”
Kulakları kesme, burnu kesme, gözleri oyma, parmakları ve elleri
Yürüyün yiğitler korkman günümüz doğdu
koparma, kafayı kesme, çark işkencesiyle öldürme, yakma, kızgın kerpetenle
Bir savaş edelim şu beyler ile
çimdikleme, hükümlünün kol ve bacaklarını atlara bağlayıp çektirerek kopartma...
Çalın derelere leşleri şimdi
ceza mevzuatının sayfalarından taşıp şehir meydanlarında, tarlalarda birer birer
Yürüyün yiğitler yürüyün girelim meydana
uygulanırken önlerindeki vahşi yaşama sessiz kalan bölük bölük lordlar,
Vuralım kılıcı kanlar saçalım
dinadamları, literatür sahipleri ve yasa koyucular kenetlenip korunaklı köşelerinde
Başın kesin beyler ile paşanın
olup bitenleri seyrediyorlardı. Toprağı ekip biçme uğruna kuşaklar boyu edinilen
Buna kavga derler bey ne paşa ne
çalışma ve boyun eğme alışkanlığı, dahası silah kullanma alışkanlığının yitirilmesi
Haykırıp haykırıp kelle keselim
“Dünyayı zehirleyen bu uğursuz kemirgen hayvanlar soyuna sözle değil, neden
Köroğlu oğlu İlyaz’ım, der:
silahlarla bir son vermiyor, tıpkı hırsızları ip, katilleri kılıç, sapıkları ateşle
Ayırın bedenden başları şimdi
cezalandırdığımız gibi bu melun yıkım tacirlerine, bu fesat sürüsüne, buğdaya da kılıca da sahip bu sodomi sürüsüne elimizdeki bütün silahlarla saldırmıyor, neden ellerimizi onların kanlarında yıkamıyoruz?” seslerinin dilaltında bükümlenmesine yol açıyordu.
Gündüzleri; tarihe riayet madalyonunu oymak için yeni çalışma düzeni uyarınca tüm eşekler, atlar, öküzler, katırlar ve mandalarla hem birlikle hem de gibi çalıştılar.
Geceleri; iki sığırın arka ayaklarının kirişleri kırılmış; belediye binasının ön pencerelerine taş atılmış ve ateş edilmiş; kapı menteşeleri sökülmüş; bir değirmen tahrip edilmiş; bir ibadethanenin bahçesine iki kukla atılmış; şehir meydanının arka sokağına sırtta taşınabilen bir darağacı kurulmuş; meyve ağaçları kesilmiş; balık göletlerinin savakları açılmış; bir tahta köprü ve üç samanlık yakılmış; bir depo soyulmuş; iki ağılda dört koyun boğazlanmış; sülünlere tuzak kurulmuş; toplam yedi köpek zehirlenmiş bulundu. Can kaybı olmamış.
O gece insandılar, yazdı bir gizli el.
Gözlerinizi bu dehşet manzarasıyla doldurun! Beyefendi kılıklı seyircileri durdurabilecek tek şey bu!
“Ama buna bakılamaz.”
“Bu çok kötü.”
“Bu daha beter.”
“Barbarlık!”
“Buneçılgınlık.”
“Bu kadarı da pes doğrusu. Yeter! Gözlerimi kapatıyorum.”
“Ama bu gayrıedebiyat ki.”
Durun, ben size bi fıkra anlatayım.
Fıkra bu ya, Nasreddin Hocalardan biri bir gün, devletlu padişahın isteği üzerine saraya çıkmış. “Nasreddin kulum anlat hele” demiş. Daveti aldığı günden beri kara kara düşünen Nasreddin dağları, ırmakları kuşlamış, çarşıları pazarları kollamış, hanları hamamları derdest eylemiş, kahvehaneleri, meyhaneleri gecelemiş, harman yerlerini bahçeleri seyreylemiş, alimleri ulemaları bir bir dinlemiş, hacılara hocalara, kocakarılara danışmış, aşıklara, ozanlara, kara sevdalılara, köylülere, pençberlere, okumuş yazmışlara, kara cahillere söz sormuş da öyle gelmiş huzura.
“Devletli padişahım”, demiş bizim Nasreddin, susmuş. Gözü yerde, bir çırpıda eklemiş: “Ayanları, kahyaları, matbuatta söz yalayanları ve dahi ücret ile kula kulluk eden ter oğlanları tez elden düzülüp yağlı ipe bağlana” demiş, tam susmuş.
Kısa bir zaman aksaklığından sonra padişah gümbür gümbür gülmüş. “Nüktedandan çok benim ağzıma yakışır bu diskur” diye aklından geçirip gülerken tehlikeyi sezen dişlerinin arasından dağılan söz tanelerini anlayan olmamış. –Felaket.
Felaket Fermanı
Biz çaresiz bahtsızlar, bir lağım faresi gibi içine kıstırıldığımız çalışma labirentinden leşimiz çıkacak, çünkü bizim yazgımız lanetlendiğimiz bu cehennemde çoğalmak, çoğalmak, sayısızca çoğalmak; acı çekmekten başka tercihimiz yok - - hepimiz peygamberiz. Buradan ancak ölümüz çıkacak. Bu azaptan sorumlu şeytanlar ördükleri labirentin dışında, hepsi birer allahsız tanrı. Dünyanın bütün peygamberleri bu dinsiz imansız tanrılara karşı birleşiniz!
Barış ilan etmek size en yakışanı. Sizi gidi sünepeler, sinikler; sinsilerin sinilerini yalamayı sinelerine çekenler! Unutmayın ki körlükleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların ve alçalmışların terbiye edilebileceği yegane okuldur. Sizi eğitime davet ediyorum. Birinci ders: Düzenin işleyişi yitik yığınların kurtulamaması üzerinedir. Bu yitikler sürüsü çoğalarak, bıkıp usanmadan ölene dek çalışarak üremeyi kendi varlıklarının garantisi sanıyorlar. Ne kadar doğru.
Üretim üretim üretim. Sonra da tüketim tüketim tüketim. Ücretli emek, seri üretim ve serseri tüketim insan eliyle tüm dünyaya eşsiz bir mikrop olarak yayılıp çoğaldıkça evrenin doğası bozuluyor. Eğer bu akış kesintiye uğramazsa, dünya insanlarla birlikte yok olmak zorunda. Bir felaket şart.
Şiir-Felaket yaşamın akışını kesintiye uğratır, şairler de bu kesiklerin mimarıdır. Bu herkesin malumu; bilinmeyense: İşimiz şairlere kaldıysa yandık - - bir halta yaramaz onlar.
Felaket bir taşıyıcı bulmuştu: sonsuz çoğalma –şimdideş zamanın ta kendisi; kendine ait bir zaman kazanmış ve her zerreye yayılmıştı.
Yaşam düzeneğinin en azılı destekçileri; tüccarlar tüketici, toplumsa aile ister - - İnsan yığınları çoğaldıkça tüccarın zenginliği, papazın müşterileri arttığı için ticaretin ve ahlakın çıkarları sarsılmaz bir ittifak kurar. Ticaret ve ahlak bu yüzdendir şiire düşman. –Çocuğumuz olmaz bizim. - –Çocuksuz ölmek ne dehşet ne dehşet. Felaket. Yahudisi olmamak
Bizim de Yahudilerimiz olabilir, dedi. Tiren garlarında, sokaklarda, lokantalarda rastladığımızda başımızı çevirip bakmaya tenezzül etmediğimiz, kaderleriyle ilgilenmediğimiz, lanetlenip itilmiş, kakılmış, onlarla temasın bizi kirleteceği, bizden saymadığımız Yahudiler: İşçiler işçiler. Bir de işsizler var ki –Bütün dünyanın işsizleri, birleşiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)