2 Kasım 2007 Cuma

TORTU [Dikili Ekin, Sayı12, Eylül-Ekim 2001]

TORTU [Dikili Ekin, Sayı12, Eylül-Ekim 2001]


günler
Dudaklarından öpüyorsun bir kadını, kadın olarak kadını, ve aynı anda bir bardağı öpercesine, kırık kırık. Cümlesiz bir sessizlikle bitişiyor bu buluşmanız bir öncekine, öbürlerine bitişmeye öykünürcesine. Arada, kırgınlıklar, mektuplar, -birikiyor. Özlem yok, çünkü yol yok. Soğukkanlılıkla biliyorsunuz bunu, derken yine ayrılıyorsunuz. Bir yapbozun bir parçası daha. Üleşiyorsunuz masada, yatakta bile hatta. Kopuk, koparsı bağlar uç veriyor, umursamıyorsunuz. Yine soğuk. Eldeki çizgiler. Kırık bir bardağın kesiciliğine tutunuyorsun. “Bak, bak.” Bir başka kırmızılık da olsa bu, ödeşeceğini umuyorsun, umarak bakıyorsun. Ürküntü bir yanda, yeriyor biraz da, delirgin bir kendine güven bir yanda. Kin yok. Saçlar kısa. Uzamaya elverişli de olsa, kısa. “Hiç olmadık siyah.” Elin sızlıyor. Bir kırılışın sızısı bu. Yiten bir bardağın, biçimi bozuluşun izi kalıyor. Acınmıyorsun. Yas giysileri içindenmişcesine kalkıyorsun sandalyeden. Masa bakıyor, duruyor; dahasını istermişcesine. Aldırmıyorsunuz. Sahibini arayan bir giz kendi başına dolaşıyor odada. Alıp götürülen bir mülk ardınızda bıraktığınız. Çıkacaksınız birazdan. Ben sizi gözetliyormuşum gibi, el sallıyorsun, nanik yaparcasına. Gülümsüyoruz birbirimize aramızda gizli bir antlaşmaya uygun olarak. Yürüyüşün izi beliriyor orda. Şöyle bir dolanıyor. Yaşlı bir bekarı kendine çeken parkların ıssızlığını duyumsuyor daha şimdiden. “Olsun.” Tek yanlı bir bakış bu. Sürekli o-izleğin ardınca kuruyorsun kendini. Eh, tek yanlılığa az da olsa izin var, araya giren/sığan ayların uzaklığında. Aylar... Yol, yok. Kupkuru bir zaman. Gidemeyeceksindir oraya. Daha yemediğiniz yemek biçimlenecek, genişleyecektir düşleğinde, belleğin yardımı/kendisi olmaksızın! Buradanın belleğini aktaramazsın oraya. İşte. -Çizgi çizgi.
Bekleyeceksin

ertesi gün
Uzaklıklar yığılır, üst üste. Bir masa üstünde. Ve hep bir sandalye eşlik eder, oturmalı, oturmasız. Ne de olsa yada yine de bir serüven vardır. Tanıkları var en azından: Masa, sandalye, bardak. Arzulu bir zamandır içinde durulan. Boşluklu bir sürükleniş. Çağcıl bir öyküyü oldururcasına, doldururcasına. Başını sallama, sallama! Aynalaşan pencerede kendinin uzaklığını görürsün günbatımı alacasında. Bekliyorsundur.

ertesi gün
O güne var daha. -Gideceksindir.

yarın
Gittin.

aylar
Aylar bir çocuğu doğurmaya yeter. Aylar çocuksuz. Sözler, sesler büyür, büzüşür. Bir umut gibi. Rüzgardır anımsadığın, belki yağmur yada sıcak. Sokaklarda yürümüştün. Vitrinlere bakmıştın. Sinemalar, otobüsler, afişler, pastaneler, geri dönüşler. Uyku, sonra yine ve yine. Uğultu. Yok, yok. Hayır! Nasıl da hep kendine akıyor zaman. “Bulunan yitirilir mi aynı ırmakta?”
Ve ardından yıllar....

yıllar
Gerilerde kalmıştın, hep, ergenliğinden bu yana. Bir hasta odasınaymışcasına girdin içeri. Ayağına ağrılar girmeye başladıydı hani. Gülmedin. Kapının önündeki onun ayakkabılarına baktın, yine çamurluydu. Görmedi baktığını ilkin. Kapıyı vurmana karşın hala girmemiştin içeri. Çamura, ayakkabıya bakakaldın, yılların içinde/içinden: “Gel.”
Kahve içtik. Genç sevgilimden söz ettim. Güldü, şimdi sıra ondaydı. Ayakkabılarınız... dedim. Evet, dedi, durdu. Silmemi ister misiniz? Lütfen, dedi, yılların içinden. O, pencereden dışarı baktı; ben, ellerine. Konuşmadık. Ayağa kalktım. Doğaya yaklaşıyorum, dedi. Evet, dedim.

Hiç yorum yok: